Ahmettin Carlak veya öteki adıyla Ahmet Bedevi kimdir?
Nüfus kaydındaki adıyla Ahmettin Carlak, 1899 yılında Bağdat'ın Samarra kentinde dünyaya geldi. Kerkük kökenli bir Türkmen'dir kendisi. Carlak, Kurtuluş Savaşı'ndan önce askerlik görevini er olarak yaptı. Ardından Milli Mücadele'ye katıldı. 4,5 yıl orduda büyük yararlılık gösterdi. Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası aldı. 1924'de Manisa'ya geldi, kenti ağaçlandırmaya başladı. Yoksul ve yalnız bir yaşam geçirdi. Kendisi de yoksul olduğu halde Belediye'den aldığı aylığı yoksullara yiyecek ve giyecek almak için harcayacak denli yardımseverdi. Belediyede aşçı ve bahçıvan yamağı olarak çalıştı. Daha sonra siyah şortla gezip sakal bıraktı. Spil Topkale'de yaşamaya başladı. 5 dakikada Manisa'ya inmesiyle ünlendi. Manisa Dağcılık Kulübü üyeleri ile Ağrı, Cilo, Demirkazık, Kızıltepe, Munzur, Erciyes, Bolkarlar, Toroslar ve Antalya Beydağı'na tırmandı. Yaz, kış şortla ve lastik pabuçlarla dolaştı. Yalnızca üzerine eski gazete sererek kullandığı ahşap bir sedirin bulunduğu Spil Dağı'ndaki küçük kulübesinde yorgansız, yataksız ve yastıksız uyudu. Tek malvarlığı bunlardır. Yaşamında fazla harcaması olmadığından paraya gereksinim duymaz, kazancını yoksullar için harcadı.
Ahmettin Carlak kendini şöyle tanımlıyor:
“Yaşayışım gayet basittir. Yaz, kış, Topkale' deki kulübemde ve mağaramda yaşarım. Evim meyve ağaçlarıyla, çiçeklerle çevrilmiş cennet gibidir. Yazın yaş, kışın kuru meyveler yerim. Günde üç kez, buz gibi suyla yıkanırım. Vücudumu korumak için, kendi yaptığım bitkisel yağı sürünürüm. Eski ve yeni yazıyı bilirim. Türk müziğine hayranım. Sinemanın tutkunuyum. Zaten dertle, gamı bunlarla unutuyorum. Gazete ve dergi elimden düşmez, hepsini alıp okurum” der ve ekler:
“Üzüntü, dağın üzerine gelip duran buluta benzer. Çok durunca yağmur olur, kar olur, yerleşir kalır. Başında üzüntüyü çok durdurmaya gelmez. Bulutu daha bulut halindeyken kovmak gerekir.”
Ahmettin Carlak gerçekten de kimdir? İnsanlığın neresinde durmaktadır o? O'nu gerçekten anlamış mıyızdır?

Manisa Spil Dağı'nda doğayla bütünleşen bir bilinç: Ahmettin Carlak.
Soyundu, “deli” dediler; dinin gereklerini yerine getirmediği için “dinsiz” dediler; sakal bıraktı diye -dalga geçip- “hacı” dediler; dağda yaşamaya başladı -yine dalga geçip- “Tarzan” dediler. Neden kimse Ahmettin Carlak'ı anlayamadı?
Ahmettin Carlak bir insandı; insan olmanın niteliğine, insan olmanın gereklerini yerine getirerek erişti. Onun için mülkiyet edinme, kıskançlık, çekememezlik, rekabet, para, ev, vb. hiçbir anlam taşımıyordu. Herkes harıl harıl para, ün, mevkii, arsa, çocuk, kadın/erkek arkasında koşarken; o, doğayla bütünleşip, insanoğlunun düştüğü bu acizlik ve çaresizlik karşısında bir bakıma kendini, yığınlara karşı soyutlamaya çalıştı. Ağaç dikmenin, dağda yaşamanın, doğaya bütünleşmenin altında yatan nedenlerini, yeryuvarlağında bilinçsiz yaşayanlar hiçbir süre çözemeyecektir. Çünkü bu sorun bilinç sorunudur ve çok az insan bu yetiye iyedir.
Bilinç iyesi (sahibi) olmak ne demektir? Bilinç nedir?
Bilinç, kendi kendine karar verebilme yeteneğinin yanında; düşünme yeteneği gelişmiş, doğruyu yanıştan ayırabilen, bu doğruları özümseyen ve bu doğruları yaşayabilen bireydir. Birey kimdir? Birey toplumsal çıkarlar için yaşayan bilinç iyesi kişidir. Toplum ve doğa dışında doğru aramayan; bireyciliği, çıkarcılığı, köşe dönmeyi, başkalarının mutsuzluğundan haz almayı kafasında geçirmeyen; eşitliği, paylaşımı dürüstlüğü tüm topluma yaymaya çalışan kişi, bilinç iyesi olan bireyin kendisidir. Çıkar peşinde koşan, her türlü çıkar araçlarını elde etmeye çalışan, hazları için bir araya gelen, birbirlerini sevmeyen, birbirlerini çekemeyen, birbirlerini ezmeye çalışan bir topluluğun bilinç iyesi olması olanaksızdır. Bilinç iyesi olanlar, bu çıkar araçlarına değil; topluma, doğaya, sevgiye, yönelir. Bu birey, bilinç iyesi olmayanlardan olabildiğince uzaklaşmaya çalışır. Çünkü bilinç iyesi olanlar acı çeker, okur, düşünür, görür, işitir, duyar, kavrar ve algılar. Oysa çıkar peşinde koşanlarda bu özellikler yok denecek denli azdır. Ahmettin Carlak'ın ulaştığı bu bilinçsel yetiyi bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Ahmettin Carlak Manisa'ya geldiğinde Kurtuluş Savaşı henüz bitmişti. O, Mustafa Kemal'in bir askeriydi ve Kurtuluş Savaşı'nda birlikte savaşmışlardı. Manisa kurtulmuştu, ancak dörtte üçü kül olmuştu. Manisa, çıplak bir kente bürünmüştü. Ahmettin Carlak bu çıplaklığı görünce, Manisa'da kalmaya ve Manisa'yı yeniden yeşillendirmeye karar verir. İlk başlarda Ahmettin Carlak'ın sokaklarda yattığını ve henüz kimsenin açığa vurmadığı bir nedenden ötürü, dağda kalmaya karar verdiği anlaşılıyor. Neden, Ahmettin Carlak herkes gibi bir eş, bir çocuk, bir ev iyesi (sahibi) olmak istemedi? O'nu doğaya iten neydi? Bu soruların yanıtını vermeye çalışalım.
4 Şubat 2008 günü İzmir'den sabah 07:00 treniyle Manisa'ya yola çıktım. Ahmettin Carlak'ın gezdiği sokakları, diktiği ağaçları görmek ve oradakilerle Ahmettin Carlak üzerine konuşmak istedim. Saat 08:30 da Manisa Garı'ndaydım. Havada öyle bir sis vardı ki; göz gözü görmüyordu. Üzerimde kat kat giysiler olduğu halde üşümeye başladım. Hava çok soğuktu ve hava kirliliği de üstüne üstlük insanın nefes almasını güçleştiriyordu.

Manisa'nın merkezine doğru ilerlemeye başladım. İlk önce ilgili kişilere gidip Ahmettin Carlak ile ilgili bilgi almak istedim. Sonra biri ile konuştum: Ahmettin Carlak ile ilgili ellerinde bilgi olmadığını söyledi ve konuyu değiştirerek başka olaylar anlatmaya başladı. Kendisinin İngiltere'de İşletme okuduğunu ve doktorasını 9 Eylül Üniversitesi'nde yaptığını söyledi. Birçok şey anlattıktan sonra şöyle dedi: Manisa'da “Ağlayan Kaya” diye bir yer var. Bu Ağlayan Kaya yalnızca Cuma günleri ağlar. Sonra birileri Ağlayan Kaya'nın kenarlarına evler yapınca su kaynağı kurudu. Gelen turistler “hani bu kaya ağlıyordu, bir damla bile su gelmiyor” dediler. Ben de: buraya evler yapıldığından su kaynağının kuruduğunu ve bu nedenden dolayı ağlayan kayanın -Cuma günü- ağlamadığını söyledim.”
Yalnızca Cuma günü akan bir su! Ne hikmet, ne hikmet… Bu denli gericiliğin, bu denli bilisizliğin, bu denli bilinçsizliğin olduğu bir kafa, nasıl Ahmettin Carlak'ı anlayabilir ki. İngiltere'de okumuş, İngilizceyi ana dili gibi konuşan, doktorasını yapmış ve aynı sürede rehber olan birinin bu denli bilisizliğin içerisinde olması, bize, bilinçli insanın -yaşadığı sürede- neler çektiğini anlatmaktadır.
Manisa'nın o soğuk kışında -yıllarca- bir şortla gezmek, geceleri dağda bir kulübede bu biçimde uyumak, bilisizler/bilinçsizler için bir delilik olabilir; ancak bu davranış insan için onurlu bir davranıştır. Hem de en onurlusu insanın.
Birçok kişi anlayamamıştı Ahmettin Carlak'ı. Manisalı Yaşar Aksoy, Ahmettin Carlak'ı anlamaya çalışmış ve bunun için Emre Kongar'ın bir yazısına atıfta bulunmuştur.
Yaşar Aksoy'un kaleminden. 28.02.1988

“… ÖLÜMÜ AŞMAK”
[Ahmettin Carlak çıplak gezmenin, yalnız yaşamanın dışında niçin mükemmele yakın bir insandı?.. İyiliği, dürüstlüğü, insancıllığı, demokratlığı, vatanseverliği, mertliği nerden kaynaklanıyordu?.. Sevgili okuyucularım bunun da yanıtını Emre Kongar'ın bir kitabında buldum.
Prof. Dr. Emre Kongar “Bilim ve Yaşam” isimli bir yazısının girişinde şu görüşlere yer verir:
“İnsanın en önemli özelliği ölümlülüğüdür. Bu özelliğini pekiştiren bir başka niteliği ise “birikim sağlama yeteneği'dir.
Birikim sağlama yeteneği ölümlülüğü pekiştirir. Çünkü ölümlülük bilincine varan insan için tek çıkış noktasını birikim sağlama oluşturur.
“İnsanlığa yarar sağlamak” aslında ölümlülüğü aşmanın bir yoludur. Ortak birikime katkı zamanın sonsuzluğu için de, yaşam süresi “hiç” olan bir insanın “avuntusudur”. Üstelik çok da geçerli olmayan bir teselli: Kendi yaşam süresinin “hiçliğini” algılayan insan bunu, “insanoğlunun ortak mirası ile bütünleşerek” uzatmaya çalışır. Oysa dünyanın ömrü ya da güneş sistemimizin ömrü nedir ki, zamanın sonsuzluğa bölerseniz bölün, sonuç değişmez: Sıfır.
Demek ki, insan göreli bir hiçlik olan kendi ömrünü aşmak için, gülünç bir biçimde başka bir göreli hiçliğe, insanoğlunun ortak tarihine sığınıyor.”
Ahmettin Carlak üzerine düşüncelerime Sayın Emre Kongar'ın görüşleri yol gösterdi.
Eğer Ahmettin Carlak'ın başlı başına bir bağımsız olaya olarak düşünürsek, Ahmettin Carlak'ın ölümlülüğü aşmak için “insanlığa yarar yağlama” yolunu seçtiğini saptarız. Bu da onu çağdaş kafalı, bayağı ilerici bir insan yapar. Ahmettin Carlak'ın evliya, ermiş, derviş gibi imajlarını siler. Onu çağdaş dünyamıza taşıyacağımız bir simge yapar.]
Yaşar Aksoy anlamak istemiştir Ahmettin Carlak'ı. Ancak onu yalnızca bilinçli insan anlayabilir ve bilinç de doğuştan doğa tarafından insanda oluşturulur.
Konuya böyle yaklaşmak yeterli değildir kuşkusuz. Eğer yeterli olsaydı bugün herkes Ahmettin Carlak olurdu.

Ben on üç yaşında Erzurum'dan İzmir'e geldiğimde İzmir bana çok itici gelmişti ve halen de İzmir gibi bütün kentler itici gelmektedir. Aslında itici gelen insana benzeyen canlıların kendisidir. Çok kez aklımdan dağda yaşamayı geçirmişimdir. Lisedeki arkadaşlara “dağda bir evim olsaydı da orada yaşaydım” dediğimde bana “sen deli misin?” derlerdi. Oysa ben doğada yaşamak istiyordum.
Oysa o arkadaşlar okudular ve üniversiteyi bitirip para, ev, araba peşine düştüler.
Yığınlar, insan olmak ve mutlu bir toplumda yaşamak gibi düşünceye iye olmazlar. Ne doğa, ne de toplum umurundadır yığınların; tek amaçları bireyci yarar ve çıkarlarını tatmin etmektir.
Ahmettin Carlak her yönüyle insan olmak için çabaladı. Bir şortundan ve istiklal madalyasından başka bir şeyi yoktu. Anlatılan anılara bakılırsa Ahmettin Carlak'ın hiçbir süre varsıl olmak gibi bir düşüncesizliği us'undan geçirmediğini, tam karşıtı aldığı maaşı yoksullara gizlice dağıttığı söylenir.
Şöyle derler:
“Makam ve mevkii sahibi olmayı ve ihtiyacından çok para elde etmeyi aklından bile geçirmezdi. Hayatını Manisa'ya ve Manisalılara hizmet etmeye adamıştı.”
Abdulkadir Taylan'ın anlatımını dinleyelim:
Vali Enver Saatçigil bir gün Ahmettin Carlak'a ne kadar maaş aldığını sormuş. Ahmettin Carlak'ın söylediği miktarı az bulmuş olacak ki:
Maaşına biraz zam yapalım, demiş.
Ahmettin Carlak kendisine verilen aylığın yeterli olduğunu söyleyerek maaşına zam yapılmamasını istemiş.
Bu söz çevrede duyuldu. Dağcılık Kulübünde otururken Ahmettin Carlak'a:
“Valinin teklif ettiği zammı kabul edecektin. Madem kendin için istemedin bari Kulübümüze bağış olarak verseydin” deyince bana:
Ben size (Kulübe) aidatımı kuruşu kuruşuna, zamanında ödüyorum. Devletin zararını istemem.

Abdulkadir Taylan anlatımına devam ediyor:
“Vali Niyazi Araz, Ahmettin Carlak'ın hastalandığı sıralarda O'nun için şehrin içinde bir kulübe ya da küçük bir ev yapılmasını tasarlamıştı.
Ahmettin Carlak de yanımızda olduğu halde Vali Bey ve birlikteliğindekilere Fatih Parkı'nın içindeki yazlık sinemanın bitişiğine mütevazi bir ev yapılmasına karar verildi.
Kalabalık dağıldıktan sonra Ahmettin Carlak yanıma geldi.
Taylan, senin, Vali Bey'le aran iyi, ben söylemeye utandım, gösterilen yerde ev yapılmasın. Ben güneşin doğuşunu çamların ağaçların arasında seyredecek bir yer istiyorum, dedi. Ağaca evladı gibi bakan ve bir şehrin ağaçlandırılmasına ömrünü veren bir insan ağaçtan ayrılabilir miydi?”
Bu satırları okuyunca Atatürk'ün manevi kızı olan Ülkü Adatepe'nin 6 Ocak 2008 tarihinde Posta Gazetesine verdiği şu yanıtlar aklıma geliyor:
Posta Gazetesi muhabiri soruyor:
“ 5 milyar size yetmiyor mu?
Benim ona göre yaşantım var. Atatürk'ün kızı olarak ona göre görüneceksiniz. Ben tutup da iki oda bir yerde oturamam ki. Biz ancak geçinen bir aileyiz. Oraya buraya gidiyorum bir araba istedik, o arabayı çok gördüler. Bugün bir Atatürk'ün kızı olarak benim altıma devletin bir araba ve bir şoför vermesi lazım. Bence bu normal bir istek. Ben anormal bir şey itemedim yani. Kaç yaşıma gelmişim, bir arabayı vermemek ne kötü bir şey. Bugün hastalansam benim bir sigortam bile yok. Hastanelerimizin durumunu biliyorsunuz?
(…)

Kaç yaşındasınız?
75
60 görünüyorsunuz. Bunun sırrı ne?
…kendimi üzmemeye çalışıyorum. “Bu niye böyle oldu, niye öyle oldu” diye hiç uzatmam, keserim.”
Cumhuriyet'in bir felsefesi vardı: “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi” olacaktı. Oysa Atatürk'ün en yakınında biri olarak manevi kızı dahi bu felsefeyi anlayamamış ve özümseyememiştir. Herhalde Ülkü Adatepe Atatürk'ü bir padişah veya bir ağa veya bir şeyh gibi görmekte ve kendisine de bundan pay çıkarmaya çalışmaktadır. Bir arabayla, lüks bir evle kendine kişilik aramak ne yazık ki, Cumhuriyetin felsefesine aykırıdır. Birileri aç susuz yatarken; birilerinin mülk, araba, ün peşinde koşması ne acı…
Görmemek, işitmemek, duymamak, algılamamak Türkiye'de yaşayanların bir amacı olmamalı. Amaç; üretmek, paylaşmak ve daha da ileri giderek eşitliği sağlamlatır. Oysa Cumhuriyetin felsefesini anlamayanlar kendilerini bundan soyutlamak istemekte ve kendilerine başka bakılması telaşına düşmektedirler.
Ahmettin Carlak cumhuriyetin felsefesini anlamayan ve özümsenmeyenlere yaşadığı sürede çok iyi dersler vermiştir:
Bir gün Manisa'ya Amerikan Kız Koleji öğrencileri gelir. Öğrenciler Tarzan'la tanışmak isterler. Çevredekiler Ahmettin Carlak'ı bulur ve öğrencilerle tanışmasını sağlarlar.
Kendisini bekleyen öğrencilere:
“Hoş geldiniz gandaşlar”, deyince kızlar gülüşmeye başlarlar. Onu hafife alır, küçümser gibi tavır takınırlar; ama Ahmettin Carlak bu yapılanlara pek de aldırmaz. Kızlara kendilerini tanıtmalarını söyler. Öğrenciler, Amerikan Kız Koleji'nde okuduklarını ve okudukları sınıflardan söz ederler. Ahmettin Carlak yeniden bir soru sorar:
Okulunuzu bitirince ne yapmak istiyorsunuz?
Öğrenciler Amerika'da ihtisas yapacaklarını, doktor, profesör olacaklarını, üst mevkilerde görev yapacaklarını söylerler. Hep yüksekten atarak kendilerini bilgili ve büyük görme hevesi içerisine girerler.

Ahmettin Carlak onlara unutamayacakları bir yanıt verir ve şöyle der:
Sizleri dinledim. Gördüm ki hiç biriniz memleket meselelerini ele almadınız. Ben sizlerden söyle diyeceğinizi umuyordum. “Bu okulu bitirip daha iyi bir tahsili de tamamladıktan sonra, memleketin dört tarafına dağılarak, en ücra memleket köşelerinde, birer aydın kişi olarak görev yapmak istiyoruz. Geri kalmış yöreler bizleri bekliyor” demeliydiniz. Böyle konuşmadığınız için üzüldüm ve söylediklerinizi doğru bulmadım. Atatürk'ün sayesinde kadın-erkek eşitliğine sahip olan sizlerden bunu beklemiyordum. O Amerika'da yapacağınız ihtisastan sonra gelince Türk gencini beğenmeyip bir yabancı gibi evlenme ihtimaliniz var, deyip oradan ayrılır. (Enver Gediz'in anlatımından)
Ahmettin Carlak toplum için, Türkiye için soyundu. O da Atatürk gibi yalnızdı. Sonuna dek yaşam amacından sapmadı. Doğayla bütünleşerek sevgisini doruğuna çıkardı. Belki çok ama çok acı çekti; soğuk kış gününde bir tahta ranzanın üstünde bir şortla yıllarca yattı. O hiçbir süre bundan şikâyet etmedi, edemezdi de. O, acı duydu; insansızlığın, üretimsizliğin, paylaşımsızlığın, eşitsizliğin acısını, bir ağaç gibi hür bir orman gibi kardeşçesine var olan doğayla paylaştı.
Yığınların çoğunluğu ev, araba, mülk, ün, mevkii peşinde koşmaktaydı. Birileri biriktirdikçe Ahmettin Carlak ve doğa ve Türkiye yok olmaktaydı. Türkiye'de ev, araba, mevkii, ün, kadın/erkek peşinde koşmayanlar basit insan olarak görülür. Örneğin mevkii/ün peşinde koşmayan, malı/mülkü olmayan bir parti liderine kimse oy vermez. Çünkü o parti liderinin “kendisine bile faydası olmadığı”nı ve böylece “halka nasıl fayda sağlayacağı”nı düşlerler. Çıkarcılar kendi gibilerini seçer ve başlarında kendileri gibi olanları görmek isterler. Bu ister bir padişah, ister parti lideri olsun hiç fark etmez.

İnsan olmanın erdemlerini anlamayanlar, Ahmettin Carlak'ı ve yaptıklarını basit biri olarak göreceklerdir. Oysa kendileri aciz, çaresiz, zavallı ve yalnızdırlar. Ahmettin Carlak ise doğa ile birlikte çoğalmakta yüceleşmektedir.
Manisa Dağcılık Kulübü Kurucularından Haydar Aksakal anlatıyor:
"Tarzan'la birlikte Konya'ya gitmiştik. Orada Mevlana Müzesi'ni gezmeye karar verdik. Tarzan, kenti her zamanki gibi şortuyla geziyordu ve müzeye geldiğimizde kapıdaki görevli, onu bu kılığıyla içeri alamayacağını söyledi. İçeri girmek için direnmemiz işe yaramadı. Ancak daha sonra Tarzan, görevliye kapıdaki tabelayı gösterdi. Tabelada Mevlana'nın o meşhur sözü, "Ne olursan ol gel" yazıyordu. Bunun üzerine görevli çok mahcup oldu; özür dileyerek bizi içeri kendisi davet etti.”
Mevlana müzesi önündeki görevli dahi “Ne olursan ol, yine gel” sözünü; paran, araban, mevkiin, ünün var ise gel anlamında algılamış olacak ki, Ahmettin Carlak'ı kapıdan içeri sokmak istememiştir ki; Mevlana'da bu sözü bu anlamda söylemiştir. Çünkü kendisi de ün, mevki, tarikat iyesi birisidir.
Ahmettin Carlak yeni bir canlı türüdür. Ötekilerinin Ahmettin Carlak'ı anlaması olanaksızdır. Bu olanaksızlığın sonucunu yaşadığımız süre diliminde görebilmekteyiz. Bu yazıyı yazdığım sıralarda Manisa ile ilgili bir haber yayınlandı:
“Yoğun kirlilik hastanelik etti

Manisa'da yoğun bir şekilde yaşanan hava kirliliği çocukları ve yaşlıları büyük ölçüde etkilemeye başladı. Hava kirliğinden etkilenen çocuklar Uluslararası Moris Şinasi Çocuk Hastanesi'ne akın etmeye başladı. Üst solumun yolları enfeksiyonuyla başlayan ağır griplere dek varan teşhislerle hastane ortamında tedavi altına alınabilen çocuklar ve yakınları için yataklar açılmaya başlandı. Yataklarda ikişer hatta üçer hasta yatırılması yöntemine gidildi. Bazı çocuk hastalarda ayakta oksijen desteği ile tedavi edilmeye çalışılıyor. Özellikle üst solunum yolları şikayetinden hastaneye getirilen onlarca çocuk hastane yönetiminin poliklinik saatlerini gece yarısı 24:00'e kadar uzatmasına neden oldu. (Ahmet ÜNSAL / MANİSA 08.02.2008)”
Yaşadığı sürede Ahmettin Carlak çok ilgi görmüştü; ancak bu ilgi ona karşı değil, var olan ün'üne karşıydı. Eğer ki Ahmettin Carlak düşüncelerinden dolayı ilgi görseydi -ki Türkiye onu tanıyordu- bugün ne hava kirliliği, ne sağlıksız çocuklar ne de sağlıksız topluluklar olurdu.
Türkiye İstatistik Kurumuna göre Türkiye'de trafiğe çıkan araç sayısı 12 milyonu aşmış bulunmaktadır ve bu her yıl ortalama 800 bin adet artmaktadır. Neredeyse herkese bir araç düşmektedir. Peki, sosyal devlet anlayışı nerede? Nerede o sosyal devletin toplu taşım araçları? Aslına bakılırsa kimsenin böyle bir niyeti/amacı yok. Kimsenin toplum sevgisi, toplum özlemi olmadığı gibi, herkes birbiriyle rekabet, yarış halinde didişmekte ve hangimiz daha üstün, hangimiz daha varsıl kavgasına girilmiştir ki; araç sayısına bakarsak bu durum Türkiye'de bir kanser gibi yayılmaktadır. Herkes mülk, araba arkasında koşarak kendi aşağılılığını örtmeye çalışırken, ülkemiz de her geçen gün yok olmaktadır.
Geçen aylarda -hala da devam etmekte olan- Türkiye'nin değişik kentlerinde Otomobiller yakıldı. Haber şöyle:
“Lüks otomobilini alevler içerisinde gören araç sahipleri, çılgına döndü. Sinir krizleri geçiren otomobilin ismi öğrenilemeyen sahibi kadın, saldırganlara lanetler yağdırdı. Bir o yana bir bu yana giden, ne yapacağını bilemeyen kadını çevredeki vatandaşlar su içirerek sakinleştirmeye çalıştı. Aracın sahibi kadın, otomobilinin yakıldığını ancak, failleri görmediğini söyledi.”
Otomobili yananlardan biri şöyle diyordu:
"Aracım kullanılamaz hale geldi. Motor kısmında büyük hasar var. Bu arabalar milli servet. Bu arabalara yazık. Arabaları kundaklayanların yaptığı iş tam bir sorumsuzluk."
Milli servet denen otomobillerin %50 si dışarıdan gelmektedir bize. Bu nasıl bir milli servet ki benzini dışarıdan, motoru dışarıdan, yedek parçaları dışarıdan gelmektedir. Peki, milli servet ise bu denli benzini neden kişisel hazlarınız, kişisel çıkarlarınız için harcamaktasınız. Eğer milli servetin yok olmasından üzülüyorsanız neden toplu taşım araçlarını kullanmıyorsunuz. Neden bu denli benzin harcayarak ülkemizi ve yeryuvarlağını kirletmektesiniz? Neden üretime bir katkınız yok, neden eşit paylaşımdan yana değilsiniz? Bu soruların yanıtını vermeniz gerekir önce.

Kuşkusuz araç yakmak acizliğin ve alçaklığın bir göstergesidir; ancak kişisel çıkar ve hazları için ülkenin servetini harcamak ve yeryuvarlağını kirletmek daha da büyük acizlik ve çaresizliktir.
Sivas Madımak'ta insanlarımız yanarken hiç de milli servetimiz yanıyor demediniz. “Dinsizler”, “kâfirler”, “Allahsızlar” diye alkış tutunuz. Oysa şimdi bir otomobil yandı mı milli servet oluyor hemencecik. Bu ülkede kendi çıkarları için yaşayanlar bir gün bu ülkenin bölünmesine, yıkılmasına da seyirci kalacaklardır. Otomobiline, mülklerine, çocuklarına “benim” diyenler ve topluma, ülkeye “benim değil” diyenler bu ülkenin yıkılmasına da, kirlenmesine de izleyici kalacaklardır.

Her yıl Türkiye'de 500 bin trafik kazası olmakta bu kazalarda ortalama 5 bin kişi ölmekte, ortalama 100 bin kişi yaralanmakta ve böylelikle milli servetimiz olan değerler yok olmaktadır. Bu anarşi bu terörü kim yaratmaktadır. Bütün bunların sorumlusu kimlerdir?
Kendine, topluma ve doğaya duyarlı birinin; kuşkusuz insana sonsuz bir sevgi beslediği açıktır. Ahmettin Carlak her ne denli çevresinde böyle bir insan göremediğinden yalnız ve mutsuz olsa da, o, görevini yerine getirmesini bilmiş bir insandır. Şöyle söylerler Ahmettin Carlak için:
“Aldığı üç beş kuruşluk aylığı, yazın Spil dağı'nın doruklarına gelen göçebe Yörük ailelerinin kızlarına şeker ve boncuk armağan ederek harcardı.”
Dağ gezilerinde gençler soğuktan, çayırlarlarından çıkmaya üşenirken, O, erkenden kalkar, soğuk kar sularıyla yıkanırmış. Saç ve sakalını güzelce tarar, kokular sürünürmüş.
Bir gün bir başka Tarzan yaratmak istemişler. Ahmettin Carlak'a rakip olsun diye Manisa'da “Yeşil Ahmet” adıyla tanınan bir adam varmış. O da Ahmettin Carlak gibi kimsesizmiş. Burnuyla çok güzel kaval çalarmış. Yeşil Ahmet'i Ahmettin Carlak gibi giyindirmişler ve onu dağa götürmüşler. Adam cağız dayanamamış ve geri dönmüş. Ne yapmak istemişler bilinmez ama Ahmettin Carlak'ı anlamadıkları ve onunla dalga geçtikleri ortadadır. Bu işin bilinç işi olduğunu sezememişler, çünkü kendilerinin de bilinçsiz ve duyarsız oldukları kuşku götürmez.
Ahmettin Carlak “dünyanın en varsılıyım” dermiş. Kişisel ihtiyaçlarını en aza indiren Ahmettin Carlak'ı şöyle dediği söylenir:
Onassis, Dünya Ticaret Filosu'nun üçte ikisine sahip, geri kalanını da ele geçirmeye çalışıyor. Milyonlarca liraya ihtiyacı var, parası var, fakir zavallı. Sen, benim gibi ihtiyacından fazla para kazanan bir insan göstersene!”
İşte dünyanın, insanlığın mutluluğu burada yatmaktadır. Ahmettin Carlak hiçbir süre yalnız olmadı; çünkü kendi kendine yeten, doğayla çoğalan, sevgiyle ölümsüzleşen biriydi. Onun sığındığı doğa ona her şeyi veriyordu. Oysa mülk, araba, ün, mevkii arkasında koşanlar ne denli yalnız, ne denli çaresiz ne denli yoksullar!
Ahmettin Carlak sorar bir gün birine… Emin Değirmencioğlu'dan dinleyelim:
“Manisa'dan bir dağ gezisi için ayrılmıştık. Ankara'da Dağcılık federasyonu'na uğramıştık. Federasyon başkanı Asım Kurt'la orman ve yeşil alanların çoğaltılması ve korunması konusunda söyleşimiz sürerken Ahmettin Carlak, Federasyon Başkanına dönerek:
Başkan bey, sizin burada hiç ağaç seven bir adam yok mu? Koskoca Başkent böyle ağaçsız olur mu? Diye sormuştu. Asım bey de:
Gel seni Ankara Belediyesine alalım, biraz da burada emeğin geçsin, deyince Ahmettin Carlak:

Benim, Manisa'da binlerce evladım var, onlardan asla ayrılamam. Ancak evlatlarımdan beni ölüm ayırır, dedi.
Ahmettin Carlak'ın “evlatlarım” dediği, kendisinin dikip yetiştirdiği ve koruduğu ağaçlarıydı.”
Herkes başkasında kurtuluşu aramak istiyor. Neden? Bir kurtarıcı gelsin de bizi kurtarsın! Bu denli aşağılanmanın, bu denli acizliğin ortasında bir Ahmettin Carlak!
O, fotoğraf çekilirken objektife değil dağlara bakardı. Özlemi, sevinci o dağlardı. Oysa dağlara bakan Ahmettin Carlak'ı kimse görememiş ve o'nu bir film karakteri olan Tarzan'la örtüşmeye çalışmışlardır. “Olsa olsa o bir Film karakteri olabilir” demişler ve Ahmettin Carlak’ı değil, ün'e kavuşan Tarzan'ı görmüşlerdir. Nasıl Atatürk'e, Fransızların Napolyon'u denilmeyecekse; Ahmettin Carlak'a da Tarzan denilmemelidir. Bu, Ahmettin Carlak'ı yok etmek, görmemek, işitmemek demektir.
Ahmettin Carlak yeterince felsefi bilgiye olanaksızlıklardan ötürü- erişemediği ve bilincini doruğuna çıkaramadığı görülmektedir. Bir filozof olan Diogenes (İ.Ö. 412 - 323) ve öğretmeni Antisthenes günümüzden yaklaşık 2400 yıl önce Ahmettin Carlak gibi yaşamaktaydı. Hemen hemen bütün özellikleri birbirine benzeyen bu üç insan, -aralarında 2400 yıl da olsa- insan olmanın erdemine ermiş ve doğayla özdeşleşmek koşuluyla insan onurunu en yücesine taşımaya çalışmışlardır. Diogenes ve Antisthenes kimdir?
Fıçı içinde yaşayan Diogenes (İ.Ö. 412-323), Kinik düşünürlerin en ünlüsüdür. Sokrates'in öğrencisi Atina'lı Antisthenes, bir hayli yaşlandığı sırada, bütün dünya zevklerine ve özentili felsefelere sırt çevirmişti. Soylular arasında ve zevkli bir ömür sürerek yaşlandığı halde birdenbire doğaya dönmüş, doğaya uygun yaşamayı yeğlemişti. Köleler gibi giyiniyor ve zevk almaktansa ölmeyi yeğlerim diyordu. Öğretmeninden öğrendiği erdem anlayışını herkesin anlayabileceği bir dille anlatmaya başlamıştı. Her türlü mal ve mülk edinmeye, kölelik ve aile kurumlarına, din inançlarına karşı çıkıyor ve çevresindekilere iyilik öğütleri veriyordu. Tutuklanmış bir kalpazanın oğlu olan Sinop'lu bir genç, Diogenes, ona yanaştığı zaman kendisinden hiç hoşlanmamış ve sopayla döverek onu kovmuştu. Diogenes direndi ve Antisthenes'in mesihvari sözlerine uyarak her şeyden el etek çekip bir köpek gibi yaşamaya başladı. Öğretiye köpeksi adı verilmişse herhalde Diogenes yüzündendir. Ölüleri gömmek için kullanılan toprak bir kap içinde yaşıyor ve felsefesini eylemiyle geliştiriyordu. Diogenes, Antisthenes'in aklından bile geçirmediği bir biçimde bütün geleneği yadsıyarak her türlü ruhsal ve bedensel isteklere sırt çevirmiş, kendisini doğanın içinde doğal bir varlık gibi özgür kılmıştı. Gerçek erdeme böylesine bir özgürlükle varılabileceği kanısındaydı. Antisthenes'in erdem öğütlerinden çok Diogenes'in bu eylemsel felsefesi halk arasında tutunmuş ve Krates, Kseniades, Oneskrites vb. gibi köpeksi düşünürler yetişmiştir.
İşte, bilinç, milyonda bir de olsa insanoğlunda oluşabiliyor! Diogenes, Antisthenes ve Ahmettin Carlak'ın ortak özelliği bilinçtir, erdemdir. Diogenes'e “elinde bir fenerle ne yaptığını” soranlara "dürüst bir adam aradığını" söyler. Dürüst insanın olduğu yerde bireyler toplumla ve doğayla iç içe mutlu ve gönenç bir biçimde yaşar; Ahmettin Carlak gibi güç doğa koşullarına karşı tekleşmez.
Yıllarca soğukta, karda/kışta bir şortla tahta bir yatağın üzerinde yattı ve bu yaşam onun kalbini büyütmüştü. Kalbin büyümesi kalp yetmezliğine neden olmuştu. Ancak o hastaneye yattıktan kısa bir süre sonra -“ben arık iyileştim, beni çıkarın. Milletin parası boşa gitmesin” dedikten sonra” yeniden dağdaki kulübesine geri döner. Ancak yeniden fenalaşır ve Ege Üniversitesi Hastane'sine kaldırılır. Hastanede: “ Manisa'yı özledim. Başımı alıp Yörüklere gideceğim, orada kaybolur giderim, kimse hasta süründüğümü, öldüğümü görmez” der.

Öleceğini anlar ve şöyle der: “Dayı artık pil bitti!” 31 Mayıs 1963 günü yaşama ve doğaya veda edip, o çok sevdiği doğaya karıştı ve çiçek ve ağaç ve de bir bitki oldu Ahmettin Carlak. Manisalılar cenazesine akın etti; ancak kimse bu büyük olayı, Ahmettin Carlak'ı anlamadan toprağa verdiler. Ahmettin Carlak toprağa, yığınların çoğunluğu yine para, mülk, ün, mevkii peşine düştüler. Manisa'da bugün çok sayıda Ahmettin Carlak heykeli vardır; ancak bir tane Ahmettin Carlak yoktur. Çünkü herkes deli/dürüst insan değil varsıl olup sömürme peşindedir.
KAYNAKLAR
Bedriye AKSAKAL, 1993, Yeşilin Atası Manisa Tarzanı, Manisa, Emek Matbaacılık.
Hakkı AVAN, 2001, “Manisa Tarzanı" Manisa Turizm Derneği Yayını, 1986
http://akademi.ku.edu.tr/
http://tr.wikipedia.org
http://www.agaclar.net/index.php?id=2108
http://www.sabah.com.tr/2007/01/08/yaz1576-30-118.html
Http://www.tuik.gov.tr/