25 Temmuz 2009 Cumartesi

GENETİK DÜŞÜNME VE EKİNGENİ OLUŞUMU

Olcay Yılmaz

Evet, en sonunda adını koyduk. Kuşkusuz uzun bir süreç oldu. Gerekti ve bu uğurda yaşamlar verildi. Derisi yüzülenler, ateşte yakılanlar, giyotinde başı uçurulanlar oldu, ama gün geldi bir sevgi zarı içerisinde oluşumunu tamamladı. Ben yalnızca ona adını koydum. Onun adı: Ekingeni.
“Ekingeni” kavramını iyi algılamak gerekir. Richard Dawkins’in “meme” (mem) kavramı ile karıştırılmamalıdır Ekingeni. Mem ya da 'Meme' ünlü İngiliz biyolog Richard Dawkins tarafından ortaya koyulan bir kavramdır. Memler, her türlü gelenek, düşünce tarzı, yaşam biçimi vs. gibi insanın sosyal ve kültürel yaşamının yeniden üretilmesi için gerekli inşa planını (reçetesini) içeren bilgi kodlarıdır.(Wikipedi). Oysa Ekingeni, bir düşünce ağı ve felsefi içeriği olan, yalnızca düşünceden oluşan bir gendir. Bunun içine gelenek, düşünce tarzı, yaşam biçimi vb. kavramları koyamayız. Çünkü Ekingeni bu kavramları bir sonraki kuşağa aktarmaz. Bunu Richard Dawkins’in “meme” (mem) kavramı yapar. Ekingeni, bireyi birey yapan evrensel yasaları içerir. Bu yasalar toplumu yaratacak yasalardır, genlerdir. Oysa Richard Dawkins’in “meme” (mem) kavramı toplulukları da bünyesine alır. Ekingeni’nin görevi ise toplulukları yok etmek ve yerine toplumu koymaktır. Ekingeni’nde bir amaç vardır bu amaç bireylerden toplum yaratmaktır. Yüzyıllardır süren bu süreç günümüzde de sürekliliğini korumaktadır.
Evet, bu süreç uzun oldu, aslında yeryuvarlağının yaşına göre birkaç saniyelik bir süreçti bu. Thales’le başladı ilk sözcükler ve birbiri ardına diziliverdi, bir şiir gibi dizelendikçe dizelendi. Bugün bu şiiri okumamız için genetik düşünmeye gereksinimimiz var. Hücrede DNA’yı okuyan RNA gibi biz de geçmişten gelen düşünce ağını –genetik düşünerek– okumaya çalışıyoruz. Okuyup, algılayıp yeni düşünceler –genler– ekleyerek bir sonraki kuşağa bu geni aktarıyoruz.

“Genetik Düşünme” nedir?

Genetik düşünme, yaşamda var olan özer/insan sürecini olaylarla değil de genlerin bakış açısıyla algılamaktır. Kendimiz bir özer/insan değil de bir gen olsaydık neler yapardık? Bir gen olsaydık ilk başta kendimizi en iyi biçimde yaşatmamız ve kendimizi bir sonraki kuşağa en iyi biçimde aktarmamız gerekecekti. Baba ve annemizden almış olduğumuz bu gen, ne koşulda olursa olsun bir sonraki kuşağa aktarılmalıdır. Genler için toplumsal kavramlar, içi boş kavramlardır. Çünkü bu kavramlar genlerin yaşamasında veya bir sonraki kuşağa aktarılmasında hiçbir görev taşımamaktadırlar. Tam tersine bu gen bireyci bir gendir. Richard Dawkins’in dediği gibi bu “gen bencil”dir. Bencil olan bu gen, yaşamak için her türlü toplum dışı davranışta bulunabilir. Örneğin bir başka geni sevmesi için bu genin çok zengin nesnel kaynakları –kişinin varsıl– olması gerekir. Çünkü iyi beslenme ve yaşamını en iyi biçimde sürdürmek, genin zengin kaynaklardan beslenmesine bağlıdır. İşte bir gen için en uygun gen, nesnel zenginliği olan gendir (kişidir). İşte bu yüzden “zenginin malı züğürdün çenesini yorar”.
Genetik düşündüğümüzde bilmediğimiz birçok olgu açıklığa kavuşmaktadır. Örneğin neden insanlar toplum değerlerine (yüksek değerler) ters düşen bireyciliklerin arkasından koşar? Neden toplumsal değerler önde değil de, bireyci istekler (araç değerler) öndedir? Bir gen düşünün, bu gen en iyi biçimde beslenmez, dinlenmez, eğlenmez ise o denli bozulmaya, yorulmaya hatta kanserleşmeye uğrayabilir. Bu yüzden gen, bir sonraki kuşağa ulaşamaz ve yaşamı burada sonlanabilir. Bu yüzden gen bencil olmak zorundadır. Bu gen, yaşamak için sömürmeli, yalan söylemeli ve gerekirse bir başka geni yok etmelidir. Bir başka geni yok etmezse kendi yok olacaktır.
Genetik olarak birbirine yakın olan genler birbirleri ile dayanışma içerisindedir. Bu gen benzerliği azaldıkça öteki genlere yabancılaşma başlar. Çünkü gen bir sonraki kuşağa aktarılırken kendine benzer genlerin aktarılmasını ister. Ancak evlenme olayında gen kendini daha da güçlü kılabilmek için çiftleşmede çeşit ister. Çünkü bu çeşitliliktir geni yaşatacak olan. Bu yüzden evlilik olayında “taze kan” dedikleri olayın gerçekleşmesi gerekir. Kuşkusuz bu taze kan da aynı yolda yürüyen genler için geçerlidir. Bencil bir gen ile Ekingeni asla birbirleriyle evlenemez. Çünkü aynı yolda yürümezler ve bireyci gen bu geni kendinden uzak tutar, gerekirse onu yok etmeye çalışır. Çünkü Ekingeni’nin kendisindeki bireyciliği yok edeceğini sanır ve bu yüzden Ekingeni’ni kendine düşman görür.
Ekingeni nedir?

Gen bencildir dedik; peki, Ekingeni de bencil midir? Şimdi Ekingeni’nin başlangıcına dönelim.
İlk nükleik asitler nasıl oluştu ise düşünce zinciri yani Ekingeni de böyle oluştu. Birkaç düşünen birey, düşünce üreterek Ekingeni’nin ilk zincirlerini oluşturmaya başladır. Thales, Epikür, Demokritos, Heraklitos, Sokrates ve onlarca düşünür Ekingeni’ni oluşturacak olan düşünceleri toprağa ekti. Bunlar yazıldı, çizildi ve bir sonraki kuşağa ulaşacak yapıya geldi. Doğru olanlar gen zincirine eklenirken, doğru olmayanlar elendi ve her kuşak bu zincire bir gen ekleyerek günümüze dek ulaştı Ekingeni.
Ekingeni büyüdükçe büyüdü, her yüzyılda yapısına proteinleri yani düşünceyi ekleyerek çoğaldı. Bu çoğalma düşünürlere pahalıya patladı; kimisinin derisi yüzüldü, kimisi asıldı, kimisi zehirlendi, kimisi giyotinde baş verdi, kimisi de odun ateşlerinde yakıldı. Ama kimse yolundan dönmedi, dönemezdi de. Çünkü bu gen bir sonraki kuşağa aktarılmalıydı. Bu yüzden düşünen bireyin genleri özverilidir. Bu özveri Ekingeni içindir. Ekingeni uğruna biyolojik gen kendini gerekirse yok edebilmektedir.
Oysa Richard Dawkins’in “meme” (mem) kavramında böyle bir ayrım söz konusu değildir. Her yaşayan birey (insan), bu kültürel gene (mem) katkıda bulunabilir. Oysa Ekingeni’nin özelliği onu yaratan bireyin özelliklerinde gizlidir. Ekingeni’nin yaratan birey ilk başta düşünen, algılayan, sorgulayan yani bilinç iyesi bireydir. Mem kavramında ise böyle bir olgu söz konusu değildir.
Ekingeni biyolojik geni okuyan, çözen ve sentezleyen bir RNA’ya gereksim duyar. Bu RNA düşünen bireyin kendisidir. Düşünen birey bir RNA gibi düşünceyi yani Ekingeni’ni okur, çözer ve sentezler ve her işleyişinde bir mutasyon oluyor gibi yeni düşünceler katarak bir sonraki kuşağa aktarır. Oysa Mem’in oluşmasında görev alan unsurların birçoğu (bireyciler) Ekingeni’ni okumaz, çözmez ve sentezlemez.





RNA’nın bir de başlangıç görevi vardır. Bu da Ekingeni’ni oluşturmak. Nasıl DNA’yı başlangıçta RNA üretti ise Ekingeni’ni de düşünen birey üretmiştir.
Konunun geneline baktığımızda çözümlediğimiz olaylar her nasıl toplumsal olsa da bazı biyolojik olayların çözümünü de burada bulmuş olmaktayız. “DNA mı RNA’dan çıktı, RNA’mı DNA’da çıktı” sorusunun bir yanıtı olarak DNA, RNA’dan çıktı diyebiliriz.
Ekingeni’nin tanımlamak için başka bir genetik düşünme yolunu seçelim. Düşünme yetisine iye olmayanların biyolojik geni bencildir dedik. Oysa düşünme yetisine iye olan düşünen bireyin biyolojik geni özverilidir. Peki, neden? Çünkü ikincil bir gen olan Ekingeni’ni oluşturmak için, düşünen birey biyolojik genini feda etmektedir. Peki, neden feda eder? Çünkü düşünen birey, varlığını biyolojik gen ile değil Ekingeni ile sürdürür. Yani düşünen birey, varlığını çocukları ile sürdürmez. Çünkü düşünen birey yaşamını biyolojik genine değil, Ekingeni’ne harcamıştır. Peki neden? Çünkü insanoğlunun geleceği biyolojik genden çok Ekingeni’ne bağlıdır. Kuşkusuz bu, yüz binlerce hatta milyonlarca süreç içerisinde gerçekleşecektir. Böyle bir şeyin olmaması, yani düşünen bireyin Ekingeni yaşatma çabası olmasa, düşünemeyen bireyciler bir süre sonra kendi kendilerini tüketeceklerdir. Genin bencilliği de bir yere dek sürecektir. Ekingeni her daim güzelden, doğrudan ve gerçekten yanadır. Bu yüzden doğa, insanoğlunun yaşamasına izin verecektir.
Evrimi dağdan yuvarlanan bir taşa benzetebiliriz. (Bununla ilgili yazdığım öykü Düşünbil’in 2009 yaz sayısında yayınlanacaktır.) Bu taş bir yıldırım ile eyleme geçmiş olabilir. Dağın doruğundan ovaya dek süren bu yolculuk taş için bir evrimdir. Dağın doruğundaki biçimi ile ovaya düştüğü biçimi arasında bir ayrım –evrim– vardır. Geride bıraktığı parçaları ise, bugün özer/insan evriminde bulduğumuz taşıllara/fosillere benzetebiliriz. İşte bu taşı aşağıya doğru iten yerçekimi, evrimde de görev almaktadır. Doğadaki yerçekiminin evrimdeki karşılığı güzel/doğru/gerçek kavramlarıdır. Bir taş nasıl merkeze doğru yerçekimsel kuvvetin etkisinde yol alıyorsa, evrimde de özer/insan güzele/doğruya/gerçeğe yol almaktadır. Nasıl yer çekim maddenin özünde var ise, güzel/doğru/gerçek de düşünen bireyin özünde vardır. Bu yüzden Ekingeni de güzele/doğruya/gerçeğe yakınlaşarak özer soyunu yaşatacaktır.





Ekingeni’ne Saldırılar

Ekingeni, bireyci yani “bencil genin” yaşamasını ister. Çünkü Ekingeni’ni yaşatacak olan düşünen birey bu bireycilerin çocuklarından doğacaktır. Oysa bireyci yani bencil gen Ekingeni’nin yaşamasını istemez. Çünkü Ekingeni bencil gene yabancıdır ve ikisinin soyu birbirinden ayrıdır. Ekingeni belki sonsuza dek yaşayacak, oysa bireyci gen bir gün yok olacaktır.
Ekingeni’ne saldırılar çağlar boyunca sürmüştür ve bugün de sürmektedir. Sokrates’i zehirlediler, Hallacı Mansur’un derisini yüzdüler, Bruno’yu ateşte yaktılar, Lavoisier’i giyotinde biçtiler, Sivas’ta onlarca kişiyi yaktılar, Turan Dursun’u öldürdüler. Çağlar boyu bu saldırganlık sürdü ve sürmektedir. Tanrı’nın yapamadıklarını kendileri tanrılaşarak yaptılar. Bütün bunlar bireyci yani bencil genin çırpınışlarıdır. Ekingeni’nin gücünü güdüsel olarak sezdiklerinden ve kendi genlerinden bile Ekingeni’nin oluştuğunu gördüklerinden güdüsel olarak saldırıya geçmektedirler. Saldırganlığın nedeni bencil genlerinin bir gün Ekingeni uğruna harcanacağı sıkıntısıdır. Oysa bunu engelleyecek hiçbir güç yoktur. Sevgi ile…

15 Mayıs 2008 Perşembe

ABDULLAH RIZA ERGÜVEN VE YASAK TÜMCELER

Abdullah Rıza Ergüven kimdir? Eserlerini okuyanlar bilir. Eserlerinde sevgiyi, aşkı, doğayı, hüzünleri, yoksullukları anlatır. Bununla yetinmez. Evreni uslamlayacak her türlü düşünceyi dile getirir.
Ergüven, birçok yapıt bıraktı ardından. Şiirler, romanlar, çeviriler, denemeler, araştırma ve incelemeler. Aydınlanmaya büyük katkılarda bulundu. Kimsenin cesaret edemediğini o yapıtlarında cesaretle söyledi. “Yasak Tümceler” adlı romanı da bunlardan biridir. Bu roman Ekim 1993’te yayınlandı, 1994’de yasaklandı. Kitabın yasaklanma gerekçesi: Allah’a ve dine hakaretti. Konu 1998’de AİHM’e ulaştı. 2005 yılında AİHM bu kitabı; “Allah’a ve dine hakaret içeriyor. Fikir özgürlüğü İslam’a hakareti içermez.” gerekçesiyle Türkiye’yi haklı buldu.
Peki, neden?
Bu soruyu romanı inceleyerek cevaplamaya çalışalım.
Romanda birden çok karakter vardır. İdris, Esma, Yunus, İbrahim, Zekeriya bu karakterlerden bir kaçıdır. Sorgulayan, araştıran, düşünen, seven karakterlerdir bunlar.
Sorgulamalar, insanlığın yüzyıllardır kambur gibi taşıdığı yalanlar üzerinedir. Gerçekler yalanları yok etmek ve tüm insanlığın mutlu yaşaması için gereklidir. Bu yüzden insan daha çok sorgulamalı, araştırmalı ve düşünmelidir. Çelişkileri ve yalanları göz önüne çıkarmalıdır. Bu karakterler de sorgulama ve tartışmalarını şu çelişkileri ortaya koyarak dile getirmektedirler:
“Tanrı bir yandan kullarının inan getirmeleri (Müslüman olmaları) için Muhammed’i görevlendirir, öbür yandan “Tanrı dilemiş olsaydı, onlar müşrik olmazdı” dedikten sonra da, “inanmayanların cehennemde sonsuza değin yanacaklarını” söyler. Böylece Tanrı kendi sözleriyle (Muhammed’e göre) kendini yadsır, hiçe sayar.”
(…)
“Kuran’da: “And olsun ki gökleri, yeri, ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık” deniyor. İmgetanrıya öyle söyletiliyor! Gerçek bir Tanrı, inandırmak için “and olsun” demeye gerek duyar mı? Bir örnek daha: “And olsun ki, Nuh’u toplumuna gönderdik…” Örnekleri uzatmaya ne gerek var! Mekke, Medine çevresindeki Araplar, Muhammed’in kendiside; andlı koşullu tartışmalara, konuşmalara alışıktı. Bu durum İslamlıkla Anadolu halkına da geçti. Anadolu karşısındakini inandırmak için: “Anam avradım olsun… Yemin ederim ki..bunu ben yapmadım!..” benzeri andlı tümcelere başvurur. Tümcelerin birbirini tutmaması, bunlar arasında çelişkiler bulunması onların tanrı sözü değil, insan yapıtı olduğunu ortaya koyar.”
İdris, Esma, Yunus, İbrahim, Zekeriya; hepsi düşünen insanın çelişkiler karşısında yaşayamayacağını; seviyi, düşünmeyi, paylaşmayı bilenlerin kendine ve ötei insanlara yabancılaşmayacağını bu çelişkileri sorgulayarak dile getirmektedirler.
Gerçekler kesinlikle düşünen insanın olacaktır!
Ve yine devam eder…
“Evet! Gök mavi, yaprak yeşil… Böyle bu! Gerçek; bir yalım gibidir, nerede olursa gösterir kendini! Kur’an insanları yola getirmeye çalışıyor. Ama nasıl! Evet ölümle, öldürümle, öcle, korkuyla, yılgıyla, yıldırma yoluyla!.. Gerçek bir Tanrı’nın bütün bu çirkefliklerle ne işi var? Böyle bir davranış Tanrı gücüne tümden aykırı! Tanrı’nın kendi kendisini yadsıması demek bu!”
Bir tanrının bu denli eşitsiz ve çelişkili olamayacağını düşünen insan bilir. Bunu ölüm pahasına da olsa söyler. Çünkü öz bunu gerektirir. Öz, düşünen insanda, gerçeklerle kendini gösterir; hiçbir süre yalana, oyalamaya, kandırmaya, çelişliklere yer vermez. Öz’ü temiz olanlar önce sorgular, araştırır, bilgilenir. Sonra yalanları ayıklayarak gerçeklerle yaşamını sürdürür. Öz’ü temiz olmayanlar yalanlarla kendi kendini kandırır ve kendini oyalayarak yaşar.
İdris, Esma, Yunus, İbrahim, Zekeriya; hepsi yalanı, haksızlığı dile getirenlerdi, getirmeye de devam edecekler. İster Türkiye, ister Avrupa, isterse dünya; kitapları yasaklayabilir, yakabilir, düşüncenin önüne engel koyabilirler. Ancak, kutsal bildikleri kitapları yasaklama şansları olmadıkları için kendi yalanlarını asla kapayamazlar. Sorgulayan, araştıran, düşünen insanın yalanlarla savaştığını bildiğimiz sürece, düşünceye engel koyulamayacaktır. Düşünce; yalanların kendisidir. En büyük yalanlar, haksızlıklar kendileridir. Kendilerini yasaklayamadıkları için –karşımızda– her devirde yalanın heykelleri olacaklardır.
Abdullah Rıza Ergüven’in “Yasak Tümceler” adlı romanı yasaklandı. Avrupa da buna onay verdi. Oysa “düşünen insan” yoluna devam edecektir. Gün geldiğinde yalanlar yok olup yerini gerçeklere bırakacaktır.

Tamam.
Olmasın düşüncem
Olmasın doğa, evren, ekmek vs.
Pay almasın çocuk ve ağlasın
Konuşmasam da
Sustursan da
Yasaklasan da…
Senin yalanın
Senin haksızlığın
Yüzyıllar geçse de
Benim düşüncem.

Berfin Bahar

“HOMO ECONOMİCUS” VE “DÜŞÜNEN İNSAN”

Yeryuvarlağımız gün geçtikçe bir uçuruma doğru sürüklenmektedir. Server Tanilli bunun nedenini “Homoeconomicus”a bağlamaktadır. “Homoeconomicus” her şeyi pazarlayacağına inanan, para için her şeyi sömürmeye hazır bir insan türüdür.
Kapitalist bir dünyada her şeyi pazarlayacağına inanan bir insan modeli ile karşı karşıyayız. Düşünen insanların yok edildiği, işkenceler gördüğü bir dünyada ve “homoeconomicus”un her yeri sömürdüğü bir ortamda insana ait ne ve neler kaldı? Kendimize sormamız gerekiyor bir sorudur bu.
“Düşünen insan” ve “homoeconomicus” arasında boğuşan bazı kavramlar usumuzu meşgul etmektedir. Bu kavramlar hepimizin bildiği; demokrasi, adalet, eşitlik, eğitim, sağlık, üretim, sanat vb. kavramlarıdır. Bu kavramların temelini “insan” oluşturduğu halde, tartışmalar -bir kısır döngü içerisinde- başka yönlere çekilerek yapılmaktadır.
“Homo economicus”un var olduğu bir ortamda yaşam, “düşünen insan”lar için bir işkencedir. Çünkü dünyada doğaya ve insana ait her şey çıkarlar uğruna alınıp satılmaktadır. Anarşi, hırsızlık, savaş, yoksulluk, eğitimsizlik, eşitsizlik bu ortamda alabildiğine büyük boyutlara ulaşmaktadır. Doğa vahşice yıpratılmakta ve sömürülmektedir. Ormanlarımız yakılmakta; denizlerimiz, havamızı, toprağımız kirlenmekte ve sağlığımız bozulmaktadır. Artıklar birikmekte ve her türlü erozyon güzelim dünyamızı yaşanmaz hale getirmektedir. Bunun karşısında hiçbir önlem alınmamakta ve kimsenin kılı kıpırdamamaktadır.
Peki, bunun sorumlusu kimdir?
Kuşkusuz “homoeconomicus”tur
Peki, ne uğruna?
Kuşkusuz para!
Yaşadığımız ve yaşamaya çalıştığımız bu yaşam bir kısır döngüdür. Kirlenmiş bir kısır döngü bu, kuşkusuz insanlığı kurtaracak olan yine “düşünen insan”dır. İnsanın evrimidir. İnsan evrimi, çekilen setlere karşılık akışını sürdürecektir. “Homoeconomicus”un insan evrimine çektiği set “düşünen insanın” gücü ile birlikte bir gün tarihe karışacaktır.

“Düşünen insan”, nerelerdesin?

Düşünen insan aramızda acı çekerek yaşamaktadır. Yalnız ve bununla birlikte çalışkandır “düşünen insan”. Konuşmamız gereken demokrasi, adalet, eşitlik, eğitim, sağlık, üretim, sanat vb değil, “düşünen insan”ın kendisi olmalıdır. Çünkü bütün bu kavramların oluşmasında etkili olacak tek kaynak “düşünen insan”ın kendisidir. Kapitalistlere yalvararak bu sorunların çözümlenmesini beklemek bir rüyadır. “Homoeconomicus”un olduğu ortamda bu kavramların adı var ancak kendileri yoktur. Var ise de aldatmacadan başka bir şey değildir.
“Düşünen insan nerde?” sorusuna şu yanıtı vererek başlayalım.
Bir ülkenin şairleri, yazarları, edebiyatçıları vardır. Biz bunlara entelektüel insanlar deriz. Oysa bu tanım öz’den uzak biçimsel bir tanımdır. Öz’den uzak diyorum çünkü yozlaşmış, içine kapanmış, kendine yabancılaşmış, bireycileşmiş, gerçeklerden kendini soyutlamış entelektüellerle karşı karşıyayız. Gerçeklerden kendini soyutlayan, düşüncenin öz’üne varamayan bir ortamda “düşünen insan”ı aramak yanlış ve saçmadır. “Düşünen insan”ın önündeki en büyük engel de bu entelektüel geçinenlerdir.
Peki, düşünen insan nerelerde?
Düşünen insan yalnızlığın kabuğundadır. Bu kabuk kendiliğinden oluşan bir kabuk değil; düşünemeyenlerin, “homoeconomicus”un elleriyle oluşan bir kabuktur. Özellikle dergi, gazete, televizyon vb. kitle iletişim araçlarının, düşünen insana yasaklanması, uzak tutulması düşünen insanın zorunlu olarak yalnızlaştırmıştır. Bu yalnızlaşma düşünen insanın istediği bir durum değildir. Oysa tek başına bir birey olarak savaşım vermeyi kabullenme cesaretini göstermiştir düşünen insan. Yazmıştır, düşünmüştür; ancak sesini yeterince duyuramamıştır. Sesinin duyuramamasının en büyük engeli de entelektüel geçinen, sol düşünceden yana gözükenlerdir. Bu korkaklık, karanlığın temsilciliğinden başka bir şey değildir. Bu karanlık, düşünen insanın düşünce savaşını yok edemez kuşkusuz. Karanlık aydınlığa tutsaktır ve gelecek kuşaklar mutlaka aydınlıkta doğacaktır.

“Düşünen insan” yaratılabilir mi?

Önce düşünmeye yatkın insanların kendilerine bazı sorular sormaları ve bununla birlikte bazı saplantılardan da kendilerini kurtulmaları gerekir.
Düşünmeye yatkın insan, önce kendini yalanlardan soyutlamalıdır. Yalan; kendi kendini kandırmak demektir. Düşünmeye yatkın insan kendi kendini kandırmak yerine gerçekleri kabullenmeyi bilmelidir. Düşünen insanın seçeceği başka yol da yoktur.
Düşünmeye yatkın insan değişimi kavramalıdır. Evreni yorumlamanın en ana koşullarından biri de doğanın değişimini kavramaktır.
Düşünmeye yatkın insanın kendisini mülkiyet isteğinden soyutlaması gerekir. Para, ün, mevki vb. kavramları bir kenara atarak beynini temizlemelidir. Düşünmek ancak temiz ve sağlıklı bir beyinle olanaklı olacaktır.
Düşünmeye yatkın insan bilgilenmelidir. Bilgi düşüncenin minarelidir. Bilgilendikçe dallanır, budaklanır düşünce.
Bundan sonrasını kendi kendine gelişen düşünceler zinciri oluşturacaktır. Doğru, düşüncenin kendisidir. Çünkü düşünce doğruyu salık verir. Düşünen insanın doğruya ulaşması hiçbir süre zor olmayacaktır.

Doğanın eylemi ve insan

“Homoeconomicus” dünyayı kana bulamakta, sömürmekte ve her geçen gün dünyayı bir uçuruma sürüklemektedir. Paranın kölesi olan milyarlarca bireyci, insanlığın geleceğini yok etmekten çekinmeyerek, bir bakıma kendi sonunu hazırlamaktadır. Oysa bilinmesi gereken bir olay da var ki: bu, doğanın doğal bir süreci olduğudur. Bunlar yaşanması gereken olaylardır ve cebimizin bir kenarında tutmamız gerekir. Kanserli bir hasta kuşkusuz bir gün ölecektir. Oysa gelecek nesil zorunlu olarak bundan payını alacaktır. Evrimsel sürecin bu aşamasında yaşam, çok çetin ve alabildiğine umutsuz gözükse de milyonlarca yıl geçen evrim bize doğruları gösterecektir. Bu doğruları sürecin kendisi belirleyecektir.


Mavi Yeşil Dergisi

TÜRK DİLİ VE BENLİK SORUNU

Ahmet Miskinoğlu'nun Türk Dili Dergisi'nin Eylül-Ekim 2007 sayısında yayınlanan “Küre, küre = Top, Yuvarlak, Toparlak” başlıklı yazısı beni dil ve benlik konusu üzerinde durmaya yönlendirdi.
Ahmet Miskinoğlu şöyle diyor:
“Bizim aydınımız, düşünürümüz, siyasa adamımız, yazarımız, gözbebeğimiz olan bütün sevdiklerimiz, ne ölçüde bilinçsizdir ki, göz göre göre başka bir ulusun döküntü verilerine kucak açar, kendini aşağılar gibi kucak açar da kendi değerini bırakır! Kendi değerli sözlerini bırakır da bizim için söylemesi bile çok güç olan başkalarının sözlerini kullanır. Nasıl olur bu?”
(…)
“Doğrusu insanımızın böyle kendini aşağılamasına şaşıyorum, ulusumuz adına üzülüyorum.
Yalnız dil alanında değil, her alanda böyleyiz.
Sanki kendi kendimizi aşağılamak görevi verilmiştir bize. Hepimiz kuzu kuzu görevimizi yerine getiriyoruz. Bize yaraşan aşağılanmaktır der gibi!
(…)
Bileşik kaplarda olduğu gibi, toplum içinde, bir alanda oluşan durumlar, kendiliğinden her alana yayılıyormuş demek. Dil alanında da kendi kendimizi aşağılamalıymışız. Aydınımız hemen böyle görevleri yükleniyor, kuzu kuzu görevini yerine getiriyor.”
Sayın Miskinoğlu'na katılmamak elde değil; ancak Sayın Miskinoğlu'na soruyorum: kim bu 'aydınlar'? Sayın Miskinoğlu, yerdiği kişilere “aydın” derse, biz de kalkar Sayın Miskinoğlu'nu yereriz.
Neden?
Şimdi soralım kendi kendimize: neden bu durumlara düştük? Neden “aydın” kavramını yerinde ve doğru kişi için kullanmıyoruz.
“Aydın” kavramını açıklamadan önce, Sayın Miskinoğlu'nun açıklamalarını aktarmayı sürdürelim:
"Küreselleşmek" ne demektir Tanrı aşkına!? Konuşurken, bir aydın arkadaşa sordum, bu sözcüğün son zamanlarda çok kullanılmaya başlandığını söyledim. Arkadaş, bilgiç bilgiç: "Bu sözcük 'globalleşmek' demektir" dedi.
İşte böyle...
Aydınlarımız, kendi değerlerini aşağılarken, bilinmeyeni, gene bilinmeyenle açıklamakta büyük başarı gösteriyorlar”
***
Sorunun kaynağı kuşkusuz kullandığımız kavramlar değil; sorun, benlik sorunudur ve bu konu çok boyutlu işlenmesi gereken bir konudur.
Aydın kimdir? Bu tanımı yerli yerinde tanımladığımızda ak ve kara ortaya çıkacaktır?
Aydın; evreni özümseyebilen, kendini topluma adamış, her türlü yalana karşı savaşım veren, doğruyu her yerde ve her süre söyleyebilen, üretimden ve paylaşımdan yana olan, okuyan ve okuduğunu algılayabilen, algıladığını yorumlayabilen, bilimden ve us'tan yana olan, doğayı seven ve koruyan, hiçbir olguya bağlı olmayan bireydir.
Bu tanım içerisinde “Türk Dili'ni koruyan” gibi cümlelere yer vermedim. Aydın kişi, yabancı sözcüklerin kullanımının ne anlama geldiğini bilen kişidir. Yabancı sözcükleri kullananlar kendi benliğini yitirenler, kendine yabancılaşanlar ve aydın olamayanlardır. (Bazı konuların anlatımında yabancı sözcükleri kullanmak doğal karşılanmalıdır ve gerekli olabilmektedir.)
Benlik nedir?
Orhan Hançerlioğlu Benlik kavramını şöyle açıklıyor: "Benlik, insanın kendi ben'i üstündeki bilinçli bilgisidir.”
Buradan yola çıkarak şunları söyleyebiliriz:
Aydın insan, bilinçli insandır ve bilinçli insan benlik sorunu yaşamaz. Benlik sorunu yaşamayanlar başka ulusların sözcüklerini kullanamaz. Başka ulusların sözcüklerini kullananlar o uluslardan dolaylı ya da dolaysız çıkar bekleyenlerdir; kendisi olmak istemeyenlerdir. Üretemeyenler başka ulusların ürettiğini almak zorundadır.
Şimdi birkaç örnek verelim. Bakalım Sayın Miskinoğlu bu örneklere ne yanıt verecek.
Sayın Miskinoğlu, yazısında Türkçemize girmiş Arapça sözcüklerden yakınmıştır.
Örneğin cennet sözcüğü… Bu sözcük Arapçadır ve Türk Dil Kurumu sözlüğünde şöyle tanımlanmaktadır: “Dinî inanışlara göre dünyada iyilik yapanların, günahsızların, öldükten sonra sonsuz bir mutluluğa kavuşacakları yer, uçmak, behişt.” Bunun gibi yüzlerce sözcük Türkçemizi/Benliğimizi ele geçirmiştir.
Şimdi soralım: Türkçemize bu sözcükler nereden girdi.
Bu sözcükler benliğimizi ele geçirmişse benliğimiz yok olmuş demektir. Peki, hangi güç bu sözcüğü Türklerin Us'undan çıkarabilir.
Hangi güç, insanların birbirine selam verirken Arapça sözcükler yerine Türkçe sözcükler kullanmasını sağlayacaktır. Hangi güç; Hükmetmek, inşallah, faiz, bereket, para, mevkii, sahip vb. sözcükleri Türkçemizden çıkarabilecektir. Hangi güç Amerika'nın Coca Cola'sını, Tişört'ünü; hangi güç öteki ulusların sözcüklerini Türkçemizden çıkarabilecektir. Aydın olamayanlar, üretemeyenler, benliklerini yitirenler başka ulusların tutsağı olmaktan kendilerini alamazlar.
Aydın ve benlik kavramlarını irdelemeye çalıştık. Sonuç olarak Türkçemiz yabancı sözcüklerle doludur ve bu sözcükleri arındırmak için kendi benliğimizi arındırmamız gerekecektir.
Nasıl mı?
Burada en önemli konu benlik, bilinç ve üretim kavramında yatmaktadır. Üretebilen bir toplum başka ulusların sözcüklerine gereksinim duymaz. Üretimin temel koşulu “ben varım” demekten geçmektedir. Oysa Türkiye'de üretemeyenler kendisi değil, bir başkası olmak istemektedirler. Arap olup cennete gitmek; Amerikalı olup sömürmek…
Neden? Nedeni bilinç, benlik ve üretim sorunudur. Üretemeyenlerin ben olması olanaksızdır. Bu yüzden hiçbir güç üretemeyenlerin ben olmasını sağlayamaz. Bu yüzdendir ki ben olmayanların oluşturduğu bir topluluk, yaşadığı ülkeye hiçbir şey veremez; tersine o ülkeyi yoksullaştırır ve kargaşaya sürükler.
Türkçemizin yabancı sözcüklerden arındırmak isteyenler nedense bu konuları -dergilerinde- yazılarında işlemiyorlar. Yani sorunun köküne inmek istemiyorlar. Neden?
Aydın kişi, bu konuları her yerde ve her süre söyleyen kişidir. Peki, kim söylüyor; kimse sözünü bile etmiyor bu konuların. Eeee… Kime Aydın diyeceğiz?
Dergilerimizin çoğu kendine “edebiyat” (yazın) dergisi adını vermiş. Ne işe yarıyor edebiyat? Ya da nedir “edebiyat”.
Yazın (Arapça: Edebiyat), bu konulara değiniyor mu? Bu konular çözülmeden yazın ürünü ortaya konulabilir mi? Ne yazık ki, “yazın” bugün yalan üretiyor. Bilgi ve düşünceyi sindiremeyen bir yazınla karşı karşıyayız. Bu sorun kendi kendimizi çıkmazlara sürüklemektedir. Yazın dergilerinde yalanlar yerine gerçekler irdelenseydi, bugün daha başka konuları konuşuyor olacaktık.

***

Türk Dili'nin gelişmesi -benlik sorununu çözmese de- için birkaç önerim olacak:
Türkiye'de, yazın ürünü verenler bir “Türk Dili” birliği kurulmalı. Türk Dili'ni yaşatmak isteyen yazın dergileri bu birliğe üye olabilmeli ve bu birliğe üye olan dergiler içeriklerinde yabancı sözcükleri ayıklamak koşuluyla yayınlanabilmelidir. Gönüllü katılımcıların oluşturduğu bir kurul bu dergilerin içeriğini inceleyerek, yayınlanabilir onayını verme yetkisine iye olmalıdır. Böylece üye dergiler bundan sonra içeriklerinde yabancı sözcüklerden arındırılmış olarak okuyucuya sunulabilecektir. Daha da ileri gidilerek yazın dergilerinin okuyucuya yalandan arındırılmış bir içerikle çıkması sağlanabilir.
Genç yazarlara yardımcı olması açısından Word programına yardımcı bir program da eklenebilir. Bu program yabancı sözcükleri belirleyip, yerine Türkçe sözcük seçeneklerini yazara sunacak bir biçimde programlanmalıdır.
Kuşkusuz bu öneriler sorunu çözmeyecektir. Ancak bir başlangıç açısından önemli olabilir. “Ne yapmalıyız” diyecek olanlara yanıtımız en azından olabilmelidir.
Başta da söylediğim gibi sorun benlik sorunudur ve yazarlar bu sorunu çok iyi irdelemelidirler. Öykü, şiir, anlatı içerikli yazılarınıza bir kez bakın, bilinç ve benliğin neresinde duruyor? Ondan sonra düşünün! Türkiye neden bu durumda!


Düşünbil

EPİKUROS: FİZİK, KANONİK, ETİK

Epikuros (M.Ö. 341 - M.Ö. 270) Samos’ta (Sisam adası) doğmuştur. Babası Atinalı bir öğretmendir. Dar koşullar içinde yetişmiş, çağının başlıca felsefe çığırlarıyla yakından tanışmıştır: Sisam ve Atina’da Platoncu filozoflardan ders görmüş, ailesi Sisam’san sürülüp Kolophon’a yerleşince Teos’ta o zamanlar ünlü bir okulu olan Demokritosçu Nausiphanes’in öğrencisi olmuştur. Bu hocasından yalnız atom öğretiyi değil, sonra felsefesi üzerinde kesin etkisi olacak Pyrrhon’un şüpheciliğini de öğrenmiştir. Epikuros pek çok yazmış, 300’den çok yapıtı varmış, ama bunlardan pek azı – ahlakla ilgili ana düşüncelerini öğrendiğimiz birkaç parça ile felsefesi bakımından önem taşıyan birkaç mektubu – kalmıştır.
Macit Gökberk “Felsefe Tarihi” adlı yapıtında Epikuros’un yaşamını bize böyle aktarmaktadır.
Epikuros, kendi anlatımına göre felsefe eğitimine 14 yaşında başladı. Öğretmeni olan Hesiodos “kaos” kavramını açıklayamayınca kendini felsefeye yönlendirdi. 18 yaşında Atina yurttaşlığı için gerekli olan iki yıllık askerlik eğitimini tamamlamak üzere Atina’ya gitti. O dönemde Atina’da bulunan Aristo’nun derslerini de izlemiş olabilir.
Epikuros Midilli (M.Ö. 306-30) ve Lampsakos'da (Lapseki) ders verdikten sonra Atina'ya yerleşti ve satın aldığı bahçede öğrencileriyle birlikte yaşadı. Epikurosçuların bu bahçede bir araya geldiği söylenir. Bu yüzden bunlara "bahçe filozofları" da denir. Epikuros, bahçesinde –ki bu yüzden okuluna Yunanca bahçe anlamına gelen Kepos da denir– insanlara gerekli olan tek bilimin mutlu yaşama bilimi olduğunu öğretmiştir. Şöyle der: “Aç kalmamak, üşümemek, susamamak: İşte Zeus’u bile kıskandıracak mutluluk”.
Bahçenin girişinde şu sözlerin yazılı olduğu bir tabela olduğu da söylenir; "Ey yabancı! Burada mutlu olacaksın. Burada haz en üstün iyiliktir.
Bu savını yanlış yorumlayarak kendisini zevk düşkünlüğü ile suçlayanlara karşı, Menoikeos’a yazdığı mektubunda şöyle der: “Bizi anlamayan bilgisizlerin suçlamalarına kulak asma Menoikeos. “Haz en üstün iyidir” dediğimiz zaman ne sefihlerin duydukları hazzı, ne de hayvanca hazları ileri sürdük. Bizim sözünü ettiğimiz haz, yanlızca ruh rahatsızlığıyla beden acısının yokluğundaki hazdır. Bedenimiz acısız ve ruhumuz rahatsa mutluyuz. İnsanı mutlu kılan ne tıka basa yeme, ne çatlayasıya içme, ne de cinsel sapıklıklardır. İnsanı mutlu kılan; us’a uygun ve sade alışkanlıklar, arayacağımız ve sakınacağımız şeyleri iyice ölçebilen ve ruha rahatsızlık veren yanlış ve boş inançları söküp atabilen bir ustur. O halde bütün bu söylediklerimizin ilkesi, iyiliklerin en üstünü olan bilgelik’tir.”
Epikuros bir başka mektubunda Menoikeos`a şu satırları yazıyor.
“Epikuros, Sevgili Menoikeos`a Sevinç Diliyor;
Felsefe yapmaya hiç korkmadan genç yasta başlanmalıdır, ama yaşlanınca yorgunluk nedeniyle de ondan vazgeçilmemelidir. Çünkü ruh kendi ruh sağlığı adına bir şeyler yapmak için hiç kimse ne çok gençtir ne de çok yaşlı. Her kim ki felsefe yapmak için çok erken ya da çok geç olduğunu düşünüyorsa, tıpkı bunun gibi sonsuz gönenç için doğru zamanın henüz gelmediğini ya da çoktan geçip gittiğini savunabilir. Öyleyse gençler tıpkı yaslı insanlar gibi felsefe yapmalıdır; bununla yaşlılar geçmişin onlara sunduğu iyiliklerin şükran duydukları hazzına vararak genç kalırlar, gençler ise geleceğe korkusuzca bakabilirler ve bundan dolayı genç ve yaşlılar özdeştir. Doğal ki gönencin sunduğu şeyler erken denenmelidir, çünkü biz gönençte her şeye sahibiz ve gönençten yoksun kalan kimse, onu yeniden ele geçirmek için büyük çaba harcıyor.”
Epikuros’a göre evren atomlardan oluşmuştur. Bu atomlar boşlukta bulunur. Evren boşluk ve atomlardan oluşmuştur. Atomlar ne yaratılmıştır ne de yok olacaktır. Bununla birlikte, Epikuros’a göre, atomlar birbirlerinden ağırlık bakımından ayrışırlar. O, atomların boşlukta aşağıya doğru düşmeleri ve yukarıya doğru yükselmeye direnç göstermelerinin, ancak ağırlık özelliğiyle açıklanabileceğini savunmuştur.
İnsan bedeni de bu atomların birleşiminden oluşmuştur. Beden öldüğünde atomlar da birbirinden ayrılır ve yaşam son bulur.
Epikuros’a göre; iki büyük korku: Tanrı’yla ölüm, insanları mutsuz kılmaktadır. Bu iki büyük korkuyla savaşılması gerektiğini söylemiştir. Ona göre mutluluk acının yokluğudur, buysa salt sükûn (Ataraxia) halidir. Bu duruma ancak bilgelikle erişilebilir.
Epikuros felsefeyi üçe ayırır: fizik, kanonik, etik.
Epikuros’un fizik öğretisinde, Tanrıların dünya üzerinde hiçbir etkileri yoktur. Tanrılar dünyaya karışmaz ve dünyalar arası boşlukta yaşarlar.
Tanrılar eksiksiz bir mutluluk içinde olduklarından, onların dünya ile ilgilenmeleri, böylesine bir mutlulukla bağdaşmaz.

Epikuros göre Kanonik (Kanonsal) on iki kurala dayanır. Bunlar:1. Duyular hiçbir zaman insanı aldatmaz.2. Yanılma yanlızca sanı (Doksa)lardadır.3. Duyular onu doğrularlarsa sanı da doğrudur.4. Duyular onu doğrulamazsa sanı yanlıştır.5. Bütün önceleme (herhangi bir şeyi gerçekleşmeden önce tasarlama)’ler duyularla elde edilmiştir.6. Öncelemeler, ait oldukları şeyleri tanımlarlar ve o şey hakkında doğru bilgi verirler.7. Önceleme, her türlü usa vurmanın başlangıcı ve ilkesidir.8. Kendiliğinden apaçık olmayan, yani o anda duyularla algılanmamış olan bir şey, önceden algılanmış olanla tanıtlanmalıdır.9. Öyle bir hoşlanma isteyin ki, onu hiçbir acı izlemesin.10. Hiçbir zevk doğurmayan acıdan kaçının.11. Sizi daha büyük bir zevkten yoksun edecek zevkten de kaçının.12. Sizi daha büyük bir acıdan kurtaracak acıyı isteyin.

Epikuros’a göre dostluk ve kardeşlik dışında her türlü ilişkilerden kaçınmalıdır. Fizik, kanonik ve etik doğru eylemin ölçülerini vererek insanı bilgeliğe ve böylelikle de mutluluğa ulaştırır. Doğru eylem, doğru bilgiyle gerçekleşir. Doğru bilgi de duyu verilerinin yinelenmesiyle elde edilen tasarımlardır. Mutluluk, doğal bir dünya görüşüyle olanaklıdır. İnsanı boş yere mutsuz kılan bu düşçülüklerden kaçınmalı ve her şeyin doğal nedenleri olduğu bilinmelidir.
Ölüm konusunda bir anlamda Epikurosculuğun ünlenmesinde etki etmiş olan yaklaşım, Epikuros'un bir sözüne dayanır;
"Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz
Epikuros’a göre bilgi’nin amacı, insanı bilgisizlikten ve kör inançlardan, özellikle Tanrı ve ölüm korkusu’ndan kurtarmak olduğunu ve bu kurtuluş gerçekleşmedikçe insanların mutlu olamayacağını ileri sürüyordu.
Epikuros (Epikür) 72 yaşında prostat iltihabından öldü.
Konumuzu Epikuros’un Menoikeos`a yazdığı bir mektupla sonlandıralım.
”Öyleyse kötülerin en kötüsü olan ölüm bizim için hiçbir şeydir: Biz yaşadığımız sürece ölüm yoktur, o varsa biz artık yokuz. Dolayısıyla ölüm ne yaşayanlarla ne de ölenlerle ilgilidir, çünkü yaşayanların bulunduğu yerde ölüm yok ve ölenler de zaten var değiller.
Doğal ki; büyük yığın kötülerin en büyüğü olarak görünen ölümden çekiniyor. Öte yandan yaşamın zorluklarından bir dinlenme diye ölümü özlüyor. Buna karşılık bilge, ne yaşamı geri çeviriyor ne de daha fazla yaşamamaktan korkuyor, çünkü yaşam onu iğrendirmiyor ve daha fazla yaşamamayı bir fena olarak algılamıyor. Nasıl yemek yerken olabildiğince fazlasını almak isteğinde olmayıp tersine iyi hazırlanmış yemeğe değer veriyorsa, tıpkı bunu yaşarken, yaşamın uzun oluşuna önem vermiyor ama yaşamın ona verdiği ürünlerin hazzına değer veriyor.”

Kaynaklar:

Abdullah Rıza ERGÜVEN, Evren ve Yaratı, Gerçek sanat yayınları, 1990.
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi, 1980
Orhan HANÇERLİOĞLU, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitapevi, 1987
Ana Britannica; Epikuros
Orhan HANÇERLİOĞLU, “Felsefe Ansiklopedisi”, Remzi Kitapevi, 1985
http://tr.wikipedia.org/


Düşünbil

DÜŞÜNCENİN TEMEL TAŞLARI

Yüzyıllardır düşünen insanlar hep yalnız ve acı içinde yaşamıştır. Birçoğu ya ölümle cezalandırılmış ya da suçlamalara, kovuşturmalara uğramıştır. Düşünen insanın içine düştüğü yalnızlıklar, acılar ve ölümler düşünmenin ne çetin bir iş olduğunu bize göstermektedir.
Düşünmek nedir? Her insan düşünebilir mi? Düşüncenin evrimi nasıl ve ne biçimde olmuştur? Bu soruların yanıtı verebildiğimizde düşüncenin boyutları daha bir netlik kazanacaktır.
“Düşünmek nedir” sorusuna yanıt aramak için düşüncenin özüne inmemiz gerekir. Düşüncenin özü nedir?
Düşüncenin özü “güzel” kavramında yatmaktadır.
Güzel nedir?
Güzel doğru olandır. Güzel ve doğru olan her şey sonsuzdur. Düşüncenin güzel ve doğru olması sonsuzluğun içindeki değişime bağlıdır. Düşünce tek olmakla birlikte değişim halindedir. Değişim düşüncenin kendisidir.
Örneğin bir çemberin çevresi ve çapı değişebilir ancak birbirine olan oranı değişmez. Bilindiği gibi çevrenin çapa bölümü pi sayısını verir. Pi sayısı tek ve sonsuz bir sayıdır. İnsan için önemli olan doğrunun sonsuzluğunu bilmek ve değişimi kavrayabilmektir. Güzel olan; değişimi ve sonsuzluğu içerdiği için bir düşüncedir. Sosyal yaşamda örnek verirsek: eşitlik, doğru ve güzeldir; bu yüzden eşitlik bir düşüncedir; nedeni toplumsal oluşudur. Eşitsizlik ise bir düşüncesizliktir; bununla birlikte eşitsizlik bireyci ve çıkarcıdır.
Düşüncenin özü insanın özünde yatmaktadır. “Her insan düşünebilir mi” sorusuna yanıt vermek için, insanın kendi özünü bilmesi gerekir. Öz nedir? Özgürlük ve öz arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir?
“Öz” sonsuz olan evrende insan evriminin bir süreci olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanın özü evrimsel sürece bağlı olarak gelişir. İnsanın doğru olması, güzelden yana olması onun özünün var olduğunun bir kanıtıdır. Özgürlük kavramı da bu öz’ün gürleşmesinden kaynaklanmaktadır. Öz, özgürlük, düşünce birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Ancak öz’ü var olan insan düşünebilir ve düşünen insan ancak özgürleşebilir.
Her insan düşünebilir mi?
Her insan düşünebilseydi bugün dünyada ne açlık, ne savaş ne de eşitsizlik olurdu. İleriki yıllarda –milyon yıl alabilir– kuşkusuz düşünen insanların oluşturduğu toplum oluşacaktır. Düşünceden, üretimden, paylaşımdan, sevgiden yoksun olan kişilerin düşünmesi olanaksızdır. Bu bir süreçtir ve sürecin daha başında olduğunu da görmemiz gerekir.
Düşünmek üretmekle başladı. Bilinçsizlikten bilince varmanın sonucu olarak düşünce insan yaşamına girdi. Ateş, tekerlek kullanıldı ve insanoğlu tarıma başladı. Toprağı sürdü, sulama kanalları açtı, evler yaptı. Hayvanları evcilleştirdi.
Yaşamak ve mutlu olmak için…
Geometriyi kavradı, sayıları çözdü; pusula, matbaa bulundu ve kitaplar yazılmaya başlandı. İnsanın bedeni ayrıntılarıyla çözülürken birçok hastalığa çare bulundu. İnsanoğlu uzaya çıktı. Bütün bunlar düşüncenin bir ürünüydü. Bunun yanında bir toprak parçası için kanlı savaşlar yapıldı, dinler yayıldı, sömürü çoğaldı. Bunlar ise insanlığa acı ve mutsuzluk getirdi. Acı ve mutsuzluk düşüncesizliğin ürünleriydi.
Düşünmek; üretmektir, paylaşmaktır, sevmektir, eşitliktir. Düşünme bir bedenin baştanbaşa evreni sezmesidir. Bütün dünyanın acısını, kendi acısı gibi görmesidir. Düşünmek; okumaktır, sorgulamaktır. Düşünmek; cesarettir.
İnsanoğlu düşüncenin neresinde durmaktadır?
İnsanoğlu düşüncenin kıyısından bile geçememiştir henüz. Düşüncenin ana unsurları olan üretim, paylaşım ve eşitlik ilkelerine insanoğlu henüz yabancı ve bu ilkelere düşmandır. Düşünce insanoğluna mutluluk getirdiği halde neden insanoğlu düşünceyi dışlamak istemiştir?
İnsanoğlu henüz birbiriyle savaşım halindedir. Bir üstünlük, bir yarış içerisindedir. İnsanoğlu henüz kendiyle yarışacak düzeyde değildir. Kendiyle yarışamayan insanoğlu birbiriyle yarışarak yaşamını sürdürmektedir. Birbirlerine karşı olan üretimsizliği, paylaşımsızlığı, sevgisizliği insanoğluna hoşnutluk vermektedir. Birinin açlığı tok olanın hoşuna gitmektedir. Aç olan da açlığıyla hoşnut olmaktadır.
İnsanoğlu yüz yıl yaşayacak olan evrimin henüz birinci yaşındadır. İnsan bir yaşında iken kendi bilincine varamaz; kendini ve evreni kavrayamaz. Bu süreç sancılı bir süreçtir ve atlatılacaktır.
Evrenin sonsuzluğunda insan düşen görev, yine insan olmasında yatmaktır.


MaviAda

İNSAN OLMANIN ERDEMLERİ

William Shakspeare XV’ inci yüzyılda insan yaşamına bir not düştü. “Olmak ya da olmamak.” Bu not insan yaşamının kilit noktasıydı.
Bugün ki uygarlık, (yeni bulgularla) İÖ. 10000 yıllarında Mezopotamya’da filizlenirken, insanlığın amacı da kendine yön veriyordu. 12 bin yıllık uygarlık, 1 milyon yıl yaşında olan insan için büyük bir devrimdi. İnsanoğlu yaşadığı mağaradan çıkıp bugün evrenin sonsuz derinliklerine uzanabilmektedir. İnsanın yüzyıllarca süren insanlaşma çabası bugün bir yol ayrımında ve bu yol ayrımı, çeşitli soruları da birlikteliğinde getirmektedir.
İnsan; kimdir?
Niçin ve ne uğruna yaşamalıdır?
Takiyettin Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” adlı eserinin “Antropoloji Bakımından Değerlerin Sınıflandırılması” başlığı altında değer kümelerini şöyle sınıflandırmıştır.
1- Yüksek değerler; Sevgi, bilgi, doğruluk, masumluk, saflık, dürüstlük, dostluk, hak, adalet, güven, şeref, iyi vb. değerlerdir.
2- Araç değerler; yarar, çıkar, kuşku, çekememezlik, kıskançlık ver her türlü maddesel değerler (para, mülkiyet vb.) bu guruba girer.
3- Davranış değerleri; görgü kuralları ve ulusların geleneklerine bulunan değerler de bu guruba girer.
Üçüncü değer dışında öteki iki değer gurubu insanda ters bir orantıya sahiptir. Yani, araç değerler ön planda olunca yüksek değerler geri planda kalır; yüksek değerler ön planda olunca araç değerler geri planda kalır.
Peki, bu değer guruplarını neden sıraladık?
İnsan yaşamı bu değer gruplarına göre şekilleniyor. İnsan olmanın ilk erdemi de bu değer guruplarının çocukluk yaşta seçilmesine bağlı.
Yüksek değerler insanı öz’e yaklaştırırken, araç değerler insanları biçimsiz, değersiz ve sonu belli olmayan bir kargaşaya sürüklemektedir. Çünkü yüksek değerler sınırsız ve sonsuz olduğu halde; araç değerler, sınırlı ve geçicidir. Bu yüzden düşünebilen insan; güzel ve sonsuz olan öz’e yaklaşıp, yüksek değerlere sahip olurken; sınırlı, değersiz ve sonlu olan araç değerlerden uzaklaşarak insanlaşma yoluna gidebilir.
Kısaca öz’den de söz edersek; öz, insana her süre doğruyu verir. Doğru değişken olmakla birlikte tektir. Biçim değişse de öz değişmez. Öz’ü olmayan her biçim bir aldatma bir düzmecelik taşır. Öz sonsuzdur, öz güzel olandır.
İnsanın en büyük sorunu William Shakspeare’in dediği gibi “Olmak ya da olmamak.”dır.
Neden ve niçin var ya da yok olmak?
İnsan neden var olmak ister?
Nedir insanın yaşam amacı?
İnsan fiziksel ve biyolojik olarak Homo Sapiens adı ile adlandırılır. Bizim burada söz edeceğimiz ise düşünsel anlamdaki insandır. Bu yüzden insan’ı Homo Sapiens’in insanlaşma çabası olarak tanımlayabiliriz. Bu tanım içinde insanlaşmanın bazı görevleri vardır.
Peki, insanın görevleri nelerdir?
İnsan doğadan asla soyutlanamaz bir canlıdır. Kısaca insan, doğanın kendisidir. Doğanın insana verdiği niteliklere göre, insan davranışları ve bununla birlikte toplumsal değişimler gerçekleşir. Bu niteliklerin bir kaçına bakalım.
İnsan en başta duyan, algılayan, algıladığını yorumlayabilen ve bir karara varabilen bir canlıdır. İnsan empati (duygudaşlık) yapabilen bir canlıdır. Empati, denildiği gibi “kendini başkasının yerine koymak” değil; kısaca “bir başkası olabilmektir.” Bir başkası olabilmek, bir anlamda dünyadaki tüm acılara ortak olmak, o acıları yaşamak demektir. Onun içindir ki insan acıları hisseden, başkasının acısını kendisinin acısı gibi gören ve bu acıları yok etmek için çabalayan bir canlıdır. Bu çaba Öz’ün toplumdaki bir yansımasıdır. İnsan öz’e varmak için bazı acıları yaşamak zorundadır.
İnsanın bir başka özelliği de sorgulama duygusudur. İnsan sorgulayan bir canlıdır. Sorgulamak Öz’e ulaşmanın en önemli yoludur. İnsan sorgulama duygusuyla Öz’e ulaşıp insanlaşabilir.
Eklememiz gereken bir öğe de bilgidir. Bilgi sonsuzdur. Onun için insan bilgiye yönelmelidir. Bilgi insanlaşmanın en önemli yollarından biridir. İnsan, bilgi ile evreni yorumlayabilir ve kavrayabilir. İnsan, evrene bilimsel gözle bakmalıdır. Onun için insan kendi bilgisiyle değil bilimsel –kanıtlanmış– bilgiyle evreni yorumlamalıdır. Bilgi tek başına yeterli değildir. Bilgi paylaşılmalıdır. Mutluluk bilginin paylaşılmasına bağlıdır.
Son olarak insanı tamamlayan öğe sevgidir. Sevgi; var olan her şeyi özümsemektir. Doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü sevgi ile özümseyerek kavrayabiliriz. Sevgi insana doğanın bir armağanıdır. İnsan, doğanın armağan ettiği sevgiyi yine doğaya verebilmelidir. Bu alışveriş aynı sürede paylaşımın mutluluğudur.
Kısaca insan; doğadan yana, sevgiyi özümsemiş, üretebilen, bilgili, sorgulayan, empati yapabilen, paylaşan bir canlıdır. Bu unsurların dışında herhangi bir canlı insanlaşmadan yoksun bir canlıdır. İnsan olmanın erdemlerinde bunlar yatmaktadır.

Doğu Edebiyatı

12 Mayıs 2008 Pazartesi

BAHA TEVFİK & TANRIYI KİM TASARLADI

Baha Tevfik kimdir?

Yaşamı
Baha Tevfik 1884'de İzmir'de doğdu. İlk, orta, liseyi çok iyi dereceyle bitirdi. Baha Tevfik'in babası, İzmir'deyken bir süre gümrük memurluğu yapmış, 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909) ve II. Abdülhamit'in tahttan indirmesi (27 Nisan 1909) olaylarından hemen sonra ailece İstanbul'a yerleşip burada bir kitap ve kırtasiye dükkânı açmış olan Mehmed Tevfik Efendi'dir. Baha Tevfik ilköğrenimini İzmir Namazgâh Mektebi'nde, orta öğrenimini İzmir Rüştiyesi ile İzmir Mülkî İdadâsi'nde, yüksek öğrenimini de İstanbul'da Mekteb-i Mülkiye'de (1907) tamamlamış, hiç evlenmemiş, yaşamı boyunca annesi, babası ve iki kardeşini geçindirmek zorunluluğu/sorumluluğu ile yaşamıştır. Baha Tevfik'in yalnızca birkaç kaynakta 1916 olarak verilmiş olan ölüm tarihi doğru değildir. Yazarın ölüm tarihi günüyle birlikte tam olarak şöyledir: 6 Mayıs 1330 (19 Mayıs 1914). Ölüm sebebi karaciğerinde görülen bir rahatsızlık olarak bilinmektedir.
Baha Tevfik lise sonda, gazetelerde felsefi yazılar yazar. Bu sıralarda materyalist görüşe iye olduğunu anlıyoruz. Çok zeki, disiplinli ve üretkendir.
Baha Tevfik, Fransızca bilen, İslâm kültürü ile ilişiği olmayan, Tanzimat'tan beri iki âleme de aynı derecede bağlı olan Türk düşünürleri içinde bütün dikkatini Batıya çevirmiş ilk kişi, Türkiye'de materyalizmi felsefî bir düşünce olarak savunan ilk Osmanlı düşün adamıdır

Yazarlığı
Baha Tevfik'in yazarlığını, genel olarak basın-yayın yaşamı bağlamında ele almak olanaklıdır. Onun 1904'te, yirmi yaşındayken başlayıp ölüm tarihi olan 1914'e, otuz yaşına dek on yıl süren yoğun, ateşli, verimli, kırılgan ama pes etmeyen basın yayın yaşamının potası içinde, çıkarılmış veya yazı yazılmış onlarca gazete, dergi, derleme ve çeviri, çok sayıda öykü, makale ve yapıt yer almıştır. Baha Tevfik'in yazı yaşamı İzmir'de idadî (Osmanlı’da lise düzeyinde eğitim kurumu) yıllarında başlar.
O, ilk kitabı olan “Biraz Felsefe”yi okulunu bitirmeden önce yazdığı gibi, ilk gazete yazılarını da idadîden hocası olan Bıçakçızade Hakkı'nın çıkardığı İzmir gazetesinde 21 Mayıs 1904'ten itibaren yazdığı yazılar oluşturmuştur.
Baha Tevfik'in yoğun olarak hayatının son 6-7 senesinde (1907-1914), yani 23-30 gibi çok genç yaşlarda eser verdiği görülür. Kardeşi Fikri Tevfik ve yakın çalışma arkadaşı Ahmed Nebil'le birlikte 5 Temmuz 1326'da (18 Temmuz 1910) kurduğu Teceddüd- i İlmî ve Felsefî Yayınevi’nde ölümüne dek on iki yapıt yayımlamıştır. Bu yapıtlardan derleme ve çeviri olarak yalnızca kendisine ilgili olanlar bulunduğu gibi, Ahmed Nebil ve öteki düşünce arkadaşlarıyla birlikte yazdığı veya çevirdiği yapıtlar da vardır. Ayrıca görüleceği gibi başka yazarların derleme ve çeviri eserlerini de bu yayınevi adına yayımlamıştır.

Kişiliği
Değişik kaynaklarda Baha Tevfik için kullanılan sıfat ve söylemler onun nasıl bir kişiliğe iye olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:
"... hiçbir otorite tanımayan aykırı tabiatı... çevresindekilere benzemeyen, yeni fikirlere açık, eleştirici bir düşünüşe sahip, çok zeki ve alışılmadık bir insan... devrin yaygın fikir, inanç ve kabullerine savaş ilân etmiş muhalif bir kişilik", biraz anarşist yönelimli ve özgür düşünceli olduğu anlaşılan bir genç, insanlara radikal hareketi öğreten, karar verme problemine örnek olan, materyalizm gibi korkunç sözü öyle bir dönemde bayrak yapmaktan korkmayan, mevcut ahlâkın yıkılışını hızlandırmaya çalışan, immoralizm (Töretanımazlık) akımını başlatan, Türk toplumunda ilk çıplak kadın resmini basan, Allah, ahlâk ve milliyetçilik düşmanı, zekâsı normalin üstünde, nükteli konuşmakta üstad, her alanda bilgisi geniş, orijinal, "edebiyât aleyhtârı bir yazar. Haksızlığa, minnete tahammülü olmayan Baha Tevfik, II. Meşrutiyet'in hareketli ve hararetli ortamında herhangi bir partiye girmemiş olmakla birlikte, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki'nin İzmir'de yapmış olduğu haksızlıklara karşı çıkmayı da ihmal etmemiştir.”

Yapıtları ve çıkardığı dergi ve gazeteler
Türk basın-yayın yaşamında genç yaşta ölen, ancak yaşamının yalnızca 3-5 veya 6-7 yıllık son dönemlerinde, arı gibi çalışkan olan az bulunur kişilerden birisidir Baha Tevfik. Eski Yunan'dan beri özgür ve kalkınmacı görüşlerin en çok ilgi gördüğü dönemlerin özgürlük ortamları olduğunun ayrımında olarak II. Meşrutiyet'in ilânının hemen ardından hızlanan basın yayın etkinlikleriyle Baha Tevfik, 6-7 sene gibi kısa bir dönemde onlarca gazete-dergi çıkarmış, onlarcasının çıkmasına yardımcı olmuş, birçoklarına yazılarıyla katkıda bulunmuş, kurmuş olduğu kütüphanede (yayınevinde) dört yılda 12 adet yapıt yayımlamış, basılan ve basılmayan, telif ve tercüme, tek başına veya ortak 17 yapıt yazmış, öykü, makale, eleştiri gibi değişik türlerde ve alanlarda edebî ve felsefî yüzlerce yazı kaleme almış ateşli bir materyalist, gözü pek bir eleştirici, yılmak nedir bilmez bir savaşım adamıdır.
Baha Tevfik Eşek dergisini çıkarır ve bu dergi kapatılır. Bu kapatmadan yılmayarak Eşek’in yerine 6 Aralık 1910'da Kibar, o da hemen kapatılınca yerine 15 Aralık'ta Yûha, bu da kapatılınca 9 Ocak 1911'de Malum adlı gazeteyi çıkarmış, ancak bu gazete de ötekilerinin sonucuna uğramaktan kurtulamamıştır. Baha Tevfik'in çıkardığı dört gazete, yalnızca bir ay içinde kapatılmıştır.
Baha Tevfik, özellikle II. Meşrutiyet döneminde Türkiye çapında ün kazanmış İzmirli bir yazar ve felsefecidir. Kısa yaşamına karşın birçok kimseyi etkileyen yapıt ve düşünceleriyle o, Tanzimat döneminde yetişmiş Beşir Fuat'tan sonra Meşrutiyet'in en önemli materyalist ve pozitivist düşün adamlarındandır. Felsefeciliğinin yanı sıra ayrıca önemli bir dilci ve edebiyatçı yanı da vardır.

Edebiyat ile ilgili görüşleri
Baha Tevfik'in edebî görüşleri sıra dışıdır. Selçuk Çıkla Baha Tevfik'in edebi görüşlerini altı bölümde inceler:
1- “Edebiyat kesinlikle zararlıdır!”:
Baha Tevfik; hisli "an'ların insanın normal dışı (gayr-ı tabiî) halleri olduğunu iddia eder. Ona göre hisli zamanlarda zihin ve kalp muhakemeden uzaklaşır. Öyleyse insanın doğal halleri, muhakemesine tamamıyla sahip olduğu, karar verirken, düşünürken hislerinin etkisinde kalmadığı zamanlardır. Hisler, insanın normal olmayan halleri olduğu için, bu hisler vasıtasıyla meydana getirilen şiirler de hastalıklı ve zararlıdır. Edebiyat ve şiirin mutlak surette hastalık eseri olduğu ve hastalık neticesinde doğan her şeyin acziyetle eşdeğer olacağına, insanın nefsine tamamıyla hakim olduğu zamanlarda şiir yazamaması açık bir delildir.
2 - “Edebiyat: genel ve salgın bir akıl hastalığıdır”:
3 - “Şairler: aciz, tembel, hayalci ve zararlı insanlardır”:
Baha Tevfik'e göre edebiyatla uğraşanların; nazik, hassas, hayalî ve hayatın müthiş darbelerine karşı herkesten daha az mukavemet edebilecek insanlar olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.
4 - “Edebiyat, insanları korkak ve hasta yapar”:
Baha Tevfik'e göre edebiyatın ahlak bozuculuğunun yanı sıra bir diğer zararı da "ürkek ve korkak insanlar" ortaya çıkarmasıdır ve şöyle der: "Edebiyat nerede ilerlemiş ise orada 'psikoloji defol' denilen ânât-ı hasssiyet ziyadeleşmiş, ahalî her dakika müthiş bir ihtimal-i felâket karşısında adeta korkak ve hasta olmuşlardır.
5 - “Şiir: Frengi gibi bulaşıcı bir hastalıktır”:
Edebiyat ve şiir bir hayal ürünüdür, hayal ise hastalıktır. Baha Tevfik'e göre şiir hastalığı herkeste mutlaka doğuşta ortaya çıkmadığı ve bu hastalık tıpkı verem veya frengi mikropları gibi babadan evlada da geçen bir hastalık olduğu için tedavisi çok zordur.
6. “Edebiyat Dersleri: hemen okullardan kaldırılmalıdır.”

Baha Tevfik’in edebiyat/yazın üzerine olan görüşlerini ayrı bir konuda incelemek gerekir. Yazın ürünü verse de Baha Tevfik onun usunda hep felsefe vardır. Ancak onun felsefe anlayışı çok geniş boyutlara ulaşmıştır. Bir yazısında şöyle der:
“Fen ve felsefesiz, ne toplumsal ne de siyasi hiçbir ilerleme olmaz.” der ve ekler: “20. asırda ahlakın kaynağı insan’dır ve psikoloji biliminde yatmaktadır.”

Baha Tevfik ve Us
Büyüklerimiz çocukken bize “uslu olun” derdi. “Uslu olmak” nedir? Arapça “akıl” sözcüğünün karşılığı olan “us” nedir?
Yeni alınmış koyunlar evin/ağılın yolunu bilmezler. Onları her defasında yakalayıp ağıllarına koymak gerekir. Bir süre sonra koyunlar alışır, kendi yollarını bulur ve ağıllarına kendileri girerler. Bazen insanlarda da bu tür davranışlar gözlenir. Her gün aynı yolu kullanan bir kişi, bir gün başka bir yere gitmesi gerekirken, dalgın hale gelip gitmesi gereken yoldan değil de, her gün gittiği yoldan gidiverir. Dalgınlık durumu, insanı bir koyun ile aynı konuma getirebilmektedir. Uslu insan, dalgın olmayan insandır. Başkalarına gerek kalmadan doğruyu ve yanlışı ayırabilmeli ve gideceği yolu önceden seçebilmelidir. Çıkarcılar için “doğru” önemli olmadığından, onlar her süre dalgındırlar. Uslu olamazlar. Uslu olmak bilinç gerektirir ve bilinç koyun konumuna düşen çıkarcılarda değil, yolunu bilen insanda kendini dışa vurur.
Baha Tevfik şöyle der: “Hissiyle hareket edenler, aklıyla hareket edenlere karşı daima yeniktir. Galibiyet elde etmek garezle değil, akıl ve zeka ile, ılımlı bir yaklaşım ve özgür düşünceyle olanaklıdır. Düşmanlık ve nefretle kendinden geçmek, bir tür anlık, geçici bir hassasiyettir. Çok çabuk kaybolur. Bir millet için kurtuluş rehberi değil, çöküş aracıdır.”
Baha Tevfik, ahlakı insanda arar. Şöyle der: “Şu halde ahlakın temelini, ne göklerde (dinlerde) ne de dini kitaplarda aramak doğru olmaz. Bu temel yine insanlardadır.” İnsanlar arasıdaki ortak özelliğin insanlık olması gerektiğini savunur. Bir yazarın ahlaklı olması ve ahlaklı yazılar yazması için de bilim adamı ve filozof olması, fizyoloji ve psikoloji gibi bilimlerde uzman olması gerektiğini söyler.

Baha Tevfik ve Tanrı Kavramı

Baha Tevfik idadîden sonra yüksek öğrenimini İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde yapmıştır. Baha Tevfik'in Mülkiye yıllarına ait olarak anlatılan şu iki hatıra da, onun materyalist felsefeyi yüksek öğrenim yıllarında iyice benimsemiş olduğunu ispatlamaktadır. Sınıf arkadaşı Faik Üstün'ün anlattığı birinci hatıra şöyledir: "Bir gün Baha Tevfik sırf bir azizlik olsun diye, derste ayağa kalktı ve bir müşkülü olduğunu ileri sürüp hocanın onayını aldıktan sonra: (Allah'ın birliğine akıl erdiremediğini), ileri sürdü. Bu sual öğretmende ilkin bir istihfaf (küçümseme), sonra da bir hassasiyet uyandırdı. Hemen, öteki okulda olduğu gibi hararetle tanıtlamaya başladı. Baha merhum da iğneleyici suallerine sürdürünce, zavallı İsmâil Hakkı, bizim bu mevzulara akıl erdirecek seviyede olmadığımızı ileri sürerek tartışmayı kapadı."
İkinci hatıra ise yine sınıf arkadaşı olan bir başka kişiye, Ekrem Engür'e aittir. Ekrem Engür çok sevdiği hocalardan Hacı Zihni Efendi'ye dair anlattığı hatıraların ikincisini "Hocayı ve Sınıfı Ağlatan Alaylı Söz" başlığı altında şöyle nakletmiştir: "Yine merhum Hacı Zihnî Efendi'nin ders takriri esnasında, hırsızlık yapanların ellerinin kesilmesini emreden şer'in hükmünü anlatırken arkadaşlardan âteşin zekâya sâhip Baha Tevfik söz istemiş ve hocaya: - Hırsızlık çeşitli sebep ve zaruretlerden olabileceği gibi alışkanlık halini almış fıtrî nakîse (doğuştan) ile mâlûl (sakat) hırsızlar da bulunabileceğini ileri sürerek bunların elleri kesilmekle hırsızlıklarının önü alınamayacağını beyan ile, elleri kesildiği halde yine hırsızlık yaparlarsa daha nerelerinin kesilebileceğini sorması üzerine, hoca hemen iki elini yüzüne kapamış ve öylece bir süre kalmış idi. Bu hal hepimizi derin bir sükûta sevketti; hepimizin gözü ve gönlü hocanın yüzüne ve ellerine müteveccih (yönelik) idi. Hoca ellerini kaldırdığı zaman gözünden akan yaşların sakal uçlarından damladığını görünce bütün sınıf ağlamaya başlamıştı. Hoca bu hale dayanamadı; sınıfı bırakıp dışarı çıktı. Bütün sınıf da hocayı kıracak mütalaalarda bulunduğu için Baha Tevfik merhuma çıkışmış idi."
Baha Tevfik, yaşamda "gerçek" olanın yalnız madde olduğunu, her şeyin maddeyle ilgili bulunduğunu iddia eden, her türlü maddî ve manevî gerçekliğin temelini maddede gören, ruh ve Allah gibi metafizik gerçeklikleri inkâr eden, materyalizme son derece samimiyetle bağlı bir düşünürdür. Baha Tevfik'in, eserleri aracılığıyla ortaya koyduğu dünya görüşünde; materyalizm, pozitivizm, natüralizm, immoralizm, nihilizm, individüalizm gibi felsefî yönelimlerin her birinden izler görülür. Söz gelimi "Her şeyin inkârı, sosyal gelenek ve göreneklere karşı benimsenen tenkitçi bir tutum, aşırı sert ferdiyetçilik, pozitivist bir anlayışa sahip olma, her şeyin sebebinin bilimsel olarak incelenmedikçe sosyal ilerlemenin gerçekleşemeyeceğine inanma, sadece deney ve gözleme değer verme, ilâhiyat, estetik vb. alanlarda kendilerine aşılanmış fikirleri bir kenara atarak dünyalarını yeni temeller, özellikle tabiat bilimlerinin üstüne kurma, tam anlamıyla materyalist olma, hiçbir ahlâkî değer ve sosyal baskı ve kontrol kabul etmeme, bir gayesizlik, kötümserlik ve menfilik olarak tarif edilen nihilizm ile Baha Tevfik'in görüş ve düşünceleri, nitelikleri hakkında söylenilenler arasında tam bir benzerlik vardır."
Türkiye tarihinde onun gibi ateizmi savunan, din ve dince mukaddes sayılan şeylere karşı çok sistemli bir biçimde hücum eden çok az kimse çıkmıştır.
Ömer Seyfettin onun ölümünün ardından şunları yazmıştır: "Çok çalışkandı. Çok zekiydi. Ancak amaçsızdı. O zekâsıyla, o sa'yiyle mükemmel bir filozof olabilecekken yalnız bir fantezist oldu. On yedi cilt kitap neşrettiği halde millete hizmeti mahdut kaldı. Ey gençler! Onun yorulmak bilmez çalışkanlığını seviniz! Fakat sakın gayesizliğini taklit etmeyiniz. Çünkü asrımız milliyet ve fayda asrıdır. Ve ilimdeki mefhumlar artık şe'niyet-realite'den çıkarılır; yoksa arzu, heves ve ihtirastan değil!” 19 Mayıs 1330
Kuşkusuz Ömer Seyfettin’in söz ettiği amaçsızlık ve fantezistlik kişilerin mala, mülke, paraya ve öteki yaşama olan düşkünlüğünden kaynaklanmaktadır. Yığınların düştüğü bu acizliğin ve çaresizliğin içerisinde mala, mülke, paraya vb. tutunmak gereği duyanlar toplumun mutluluğunu amaç edinenlere amaçsız, faydasız ve fantezist diyeceklerdir. Çünkü böyle yığınların toplum denen ulu amaçları olmaz. Baha Tevfik, insan bedeni ile doğdu; insan bilinciyle öldü. Yazık ki insan bedeniyle doğup mal, mülk, para, vb ile ölenlere…
Baha Tevfik, 19. yüzyılın ikinci yarısında Lamarck ve Darwin'den kaynaklanan biyolojik ve evrimci materyalizmi temsil etmektedir. Nitekim Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Yayınevi'nin 4, 9, 10 ve 11 numaralı kitapları, çevresindeki evrimci materyalistlerle birlikte bu alanda yaptığı yayınlardır. Kısacası Baha Tevfik, Türkiye'de materyalizmi bilinçli bir biçimde felsefî bir zemine oturtarak savunmuş, yaymaya çalışmış ilk kişi sayılabilir. Hemen her yazısında meselelere yaklaşımı felsefe boyutludur. O, her şeyi yıkmaya çalışırken ancak ferdî bir anarşizme ulaşmış ve -genç yaşta ölmesine karşın- kendi nesli üzerinde büyük tesirler bırakmıştır.
Baha Tevfik'in yayımladığı kitaplardan en büyük tepkiyi Madde ve Kuvvet çeker. Özellikle Tanrı hakkında söylenen olumsuz sözler, maddecilik karşıtı akımların, yani İslamcılık ile Türkçülüğün önemli tepkilerine yol acar. Bu sıralarda bir felsefe görüsü olmaktan çok sosyalizme ilgisinden dolayı maddecilik hakkında konuşan biri daha vardır: İştirakçi Hüseyin Hilmi (İzmir- 7-1923). Hüseyin Hilmi'nin sosyalizmi Baha Tevfik'ten öğrendiği de söylenir. Hüseyin Hilmi’nin 1910 yılında yayımladığı İştirak adlı dergide Marxçılıkla ilgili birtakım yazılar yayımlanır.
Baha Tevfik’in Yeni Ahlâk görüşü aslında bütün bunları derli-toplu düşündüğümüzde tek bir ana tema üzerinde yoğunlaşıyor; eski geleneksel, dinsel ya da felsefî temele dayalı, niçin yapıldığı bilinmeyen, düşünülmeyen, sorgulanmayan davranışlara ve onların getirdiği, felaketlere, bireysel ve toplumsal ikiyüzlülüğe, riyakârlığa bir başkaldırı niteliğindedir. Bu bir tepkidir, ne yaptığını bilmeyen bireylerin o ana kadar taassupla tabi oldukları şeyin aslında cahillikleri olduğunun bir uyarısıdır. Bu çerçevede yazdığı yazılar da bu doğrultudadır
Buraya dek, Faruk Öztürk’ün “II. Meşrutiyet Döneminde Ahlâk Öğretimi ve Baha Tevfik’in ‘Yeni Ahlâk’ı” adlı çalışması; Yrd. Doç. Dr Cemal Güzel’in “Türkiye’de Maddecilik ve Maddecilik Karşıtı Görüşler” (Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi) ve Selçuk Çıkla’nın “Baha Tevfik'in Edebiyatçılığı, Tesirleri ve Sıra Dışı Edebî Görüşleri Muhalif, Asi ve Sıra Dışı-I,II” (Tarih ve Toplum dergisi, Sayı 234-235) adlı çalışmalarından alıntılar ve derlemeler yaptık. Bundan sonra Tanrı üzerine genel konulara değinmeye çalışalım.

Tanrı Kavramı ve Tasarım

Orhan Hançerlioğlu Tanrı kavramı ile ilgili şunları söylüyor:
“Genel bir tanımla nitelenen bir tanrı tasarımı her süre ve her yerde geçerli değildir. İnsan kafasının ürünü olan tanrılar, çeşitli yer ve çeşitli dönemlere göre çeşitli niteliklerde tanımlanmışlardır. Örneğin bütün tanrılar doğaüstü değildir; hayvanlar, bitkiler, hükümdar-insanlar tanrı sayılmışlardır. Toplumbilimci Durkheim, ilkellerin tanrıları için ‘Kabile tanrısı yüksek bir mevkiye ulaşmış bir ata ruhundan başka bir şey değildir’ der.”
Osmanlıcada Allah, Rab, Zati vacibi taala, Cenabi bari, Vücudu bari, Cenabi hak; Fransızcada Dieu; Almancada Gott; İngilizcede God; Italyancada Dio. Latincede Deus; Yunancada .Theos diye geçer tanrı kavramı.
Etimolojik açıdan bakarsak: (Orhan Hançerlioğlu Felsefe sözlüğünden)
“Tanrı sözcüğü, Türk lehçelerinde gök anlamına gelen “tan” deyiminden türetilmiştir. Altay Türklerinde tanrı, Yakutçada tanara, Çuvasçada tura, Mogolcada tangi ve Kazancada tangiri gibi çeşitlemeleri vardır. Batı dillerinde Hint-Avrupa dil grubunun parıltı anlamına gelen dei kökünden türemiş ve ilkin Sanskritçe' de tanrı anlamına gelen “devah” ve sonra Yunanca' da tanrısal anlamında “dios” ve daha sonra tanrı anlamında “theos” deyimleriyle biçimlenmiştir. Latinceye tanrı anlamında ilkin “deivos” ve daha sonra “deus” deyimleriyle geçmiştir. Tektanrıcı büyük dinlerin ilki ve kaynağı olan Musa dininde ruh anlamına gelen İbranice “eloah” (Arapların allah ve ilah deyimlerinin kaynağı bu sözcüktür. Çoğulu elohim'dir) ve O'dur anlamına gelen “yahova” (özellikle bu deyim idealist felsefenin temeli olmuştur) deyimleriyle anılmıştır.”
Abdullah Rıza Ergüven, “Evren Bilim ve Tanrı Kavramı” adlı yapıtında şöyle der:
“Descartes, “Tanrı düşüncesinin yaratıcısı tanrıdır” demiş. Biz, tanrı düşünün, kavramının yaratıcısı insandır, diyoruz. Tanrı var olan bir şey değil; var olması istenen bir şeydir. İnsan düşünün isteğidir. İnsanın tanrıya istekli düşüdür.”
İnsan tasarımları, düşleriyle süslenip püslenen bir tanrı gerçekten var olsaydı; yeryüzünde bunca eşitsizlikler, dengesizlikler, kepazelikler olur muydu?”
Evet, biz nasıl bir tanrı istiyoruz? Dünyada milyarlarca insan soyuna sorsanız, nasıl bir tanrı düşlüyorsun diye; hepsi de başka nitelikte tanrı düşlediklerini söyleyecektir. Çünkü Tanrı çıkıp da insanlara: “ ben şuyum, şu özelliklerim var” dememiştir. Tanrıyla ilgili ne varsa hepsinin kaynağı insandır. İnsan olmadan, doğrudan tanrıdan gelen bugüne dek hiçbir kaynak ve kanıt yoktur. Bunun böyle olması usumuza çeşitli sorular getirmektedir. Jean Meslier şöyle der:
“Yeryüzünde, Tanrısı hakkında aynı görüşe sahip olan ya da olabilen iki kişi yoktur.”
Abdullah Rıza Ergüven aynı adlı yapıtında bir soru sormaktadır:
“Bir yaratma, yaratılış varsa; Tanrı evreni yaratmadan önce nerede bulunuyordu?”
Kuşkusuz bu sorulara eklenecek çok soru vardır. Örneğin tanrı neden insanı veya öteki canlıları yaratma gereği duymuştur? İyi denen bir tanrı, neden yarattıklarını birbirine kırdırmaktadır? Tanrı neden kendisine karşı gelenleri yaratmıştır? Tanrıya karşı gelenlerde mi suç, yoksa onları yaratan tanrıda mı?
Ergüven: “Tanrı mı? Varlığı konusunda kesin hiçbir şey bilmediğimiz tanrıları yaratan biz insanlarız: insan düşü. Hangi hayvanın tanrısı var? Düş ve düşünce olmasaydı, hiçbir süre tanrı kavramı da olmayacaktı. Gerçekte insan; var olan bir tanrıdan çok, tasarlamış olduğu bir tanrıya umutlarını bağlar. Tasarılar her süre insanı gerçeğe götüren yol olamaz. Milyonlarca yıl hiçbir tanrıdan ses gelmemiştir.” der.
Ergüven, "Tanrıları Nasıl Yarattık-Tanrıların Ölümü" adlı bir yapıtında ise şöyle der:
"Bir şeyi imgeleyip 'var' demekle, o şey var olmaz! Ama 'var' diye kandırıldı yığınlar. Gerçek olan doğa, onun ürünü de İNSAN! Evren bilincine insanla ulaştık. Sayıları 300 milyonu aşkın tanrılar insanoğluna; evren üzerine, insan üzerine en ufak bilgiyi veremediler. İnsan özgürlüğüne içindeki tanrıları öldürmekle kavuşabilir. İşte o zaman imgetanrıların kölesi olmaktan kurtulabiliriz."
Tanrının kaynağı insan ise, bu insanın özellikleri nelerdir. En başta şunu söylememiz gerekir: Düşlerinde tanrılar tasarlayan kişiler en başta kendilerine yabancılaşmış kişilerdir. Doğayı incelemekten vazgeçmiş, evrenin gizlerinden bihaber olanlar bir tanrı ile avunmaya çalışmaktadırlar. Bu tanrı öyle önemsenmektedir ki, buna karşı gelenler çok büyük tepkilerle karşılanmaktadır. Bu tepkinin nedeni nedir? Gerçekten tanrıya inanmış olanlar bu tepiyi vermekle yeterince inanmadıklarını mı göstermektedirler? Bu soruların yanıtlarını arayacağız.
Önce bir öykü dinleyelim. 1928 yılında Atatürk’ün talimatıyla yayınlanan Jean Meslier’in, Sağduyu adlı yapıtından:
Doğu Masalı
“Bağdat'a yakın bir yerde, evliya olmakla tanınmış bir derviş gönlündeki yalnızlık köşesinde sessiz bir hayat sürüyordu. Çevre halkı, duasını almak için ona her gün erzak ve hediye taşımakta can atıyordu. Kutsal adam, kendisini her gün nimet ve iyiliklerine boğan Tanrının lütfuna teşekkürden geri kalmıyordu. "Ey Allahım, insan kullarına senin sevecenliğin ve iyiliğin, dil ile anlatılmayacak kadar çoktur! Vücut ve varlığının bana her gün verdiği nimetlere hak kazanmak için ben ne yaptım? Ey yerin ve göğün padişahı, ey evrenin sevecen yaradanı! Hangi yüceltici kelimeyle senin lütuf ve iyiliklerinin şükranını hakkıyla yerine getirebilirim? Ya rab! İnsan evladı için senin iyiliklerin, lütuflarin ne kadar büyüktür!" diyordu.
Allah'a karşı şükran duygusuyla coşkulu olan, yalnızlığı seven bu kutsal kişi, yedinci kez hacca gitmeye niyet etti. O sırada Türklerle İranlılar arasında sürmekte olan savaş, Allah korkusundan kaynaklanan niyetinin uygulanmasını erteleyemedi. Allah'a tam güvenle yola çıktı. Herkesi kendisine hürmet ettiren kıyafetinin saldırıdan koruması ve himayesi altında, bir engelle karşılaşmaksızın askeri birlikler arasından geçti. Herhangi bir şekilde rahatsız edilmek şöyle dursun, her adımda iki düşman tarafın askerinden saygı görüyor ve yüceltiliyordu. Sonunda yorgunluktan bitkin düştü, güneşin yakıcı ışığına karşı sığınacak bir yer aramak zorunda kaldı. Yanı başında berrak bir su akan hurma ağaçlarının gölgesini buldu. Huzur ve sessizliği ancak suların hışıltısı ve kuşların cıvıltısıyla bozulan bu ücra yerde, veliyullah, yalnızca cennet gibi bir sığınak bulmakla kalmamış, leziz bir yiyecek de bulmuştu. Hurmaları ve başka leziz meyveleri toplamak için elini kaldırması yeterliydi. Irmaktaki saf, berrak ve serin suyla susuzluğunu gideriyordu. Yeşil çimen, onda, hoş bir dinlenme uykusuna yatma isteği uyandırdı.
Uyandığında abdest aldı ve kendinden geçecek ölçüde heyecan ve sevinçle, "Ya rab! insan evladı için senin nimetlerin ne kadar büyük ve sayısızdır!" dedi. Karnı doymuş, dinç ve şen olarak yine yola koyuldu. Gözüne, dalları meyvelerle dolu ağaçlar, çiçeklerle bezenmiş yamaçlar, zümrüt gibi yeşil çayırlar sunan güzel bir diyarda yoluna bir süre devam etti. Bu manzaraya hayran olan veliyullah, insan türünün mutluluk nedeni ve refahıyla her yerde ilgileniyor görünen cenabı Allah'ın cömertliğini övmekten ve yüceltmekten bir an geri kalmıyordu.
Biraz ilerde, aşılması zor dağlara rastgeldi. Ancak dağların en yüksek noktasına varınca önünde korkunç bir manzara buldu. Ruhu dehşet ve korku içinde harap olduğu halde, ateşin ve kılıcın yıkıcı etkisiyle dolu, ıssız bir ova gördü ve gözden geçirdi. Ova birkaç gün önceki kanlı savaşın eseri olarak yüz binden çok insan cesediyle örtülüydü! Toprağın üstüne serpilmiş insan ölülerini kartallar, akbabalar, kargalar, kurtlar, alabildiğine yiyor, parçalıyorlardı. Bu manzara, bizim hacı efendiyi ezilmiş, boynu bükük düşünceye boğdu.
Allah ona, özel bir lütuf olarak, hayvanların dilini anlamayı bağışlamıştı. İnsan etiyle karnını iyice doyurmuş olan bir kurdun sevinçle söylediği sözleri işitti. Kurt şöyle diyordu: "Ey Allahım! Kurtoğluna senin güzel nimetlerin, iyiliklerin ne kadar büyük ve sayısızdır! Bizim için pek tehlikeli olan bu iğrenç insan evladına, senin basiretli, hikmet ve iyiliğin bir çılgınlık, bir delilik öfkesi göndermek özeni ve lütfunda bulunur. Yarattıklarının bekçisi olan tanrısal iyiliklerinin bir eseri olarak, bu insan evladı, ırkımızın bu yıkıcıları, birbirlerini boğazlar, bu suretle bize gösterişli yemekler hazırlar. Ey Tanrı, senin nimetlerin kurt soyu için ne kadar büyük ve sayısızdır!"
Jean Meslier’in sağduyu adlı yapıtı dikkat çekici bir yapıttır. Şöyle der Meslier:
“Tanrı insanoğlunu yanlış yapmaz nitelikte yaratmadıysa cezalandırmaya hakkı yoktur.” der ve ekler: ‘Tanrı’, yeryüzüne sayısız zarar vermemiş olsaydı, savsaklanır, ilgilenilmezdi. Ayrıca: “Hayranlık cehaletin kızıdır. İnsanlar ancak anlamadıklarına hayran olur ve taparlar” der.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz:
Tanrının varlığını veya yokluğunu bir kenara bırakırsak, inananların tanrıya olan inançları çıkarları yüzündendir. Çünkü kime baksanız –tanrıya– kendi çıkarlarını yerine getirmesi için dua etmektedir. Eğer ki, kişisel çıkar beklemeden, toplumun ve tüm yer yuvarlağında yaşayan insanların eşitliği, mutluluğu, gönenci için tanrıya yalvaran bir insan var ise, işte o insan en büyük insandır. Hem bu dünyaya geçici diyecek, hem de bu dünyada eşitsizliği, paylaşımsızlığı savunacaksınız. Tüm insanlığın sömürülmesine göz yumup, kendi bireyci çıkarları için tanrıya yalvarmak kuşkusuz çaresizliktir. Bu çaresizliktir ki, 300 milyona yakın tanrı yaratmıştır. Bireyci çıkarları ve hazları için yaşayanlar hem kafalarında bir tanrı tasarlamış hem de geçici dediği bu dünyada onca olumsuzluğa, karmaşaya, sömürüye göz yummuşlardır.

Kaynakça:

- Orhan HANÇERLİOĞLU, “Felsefe Ansiklopedisi”, Remzi Kitapevi, 1985
- Orhan HANÇERLİOĞLU, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitapevi, 1987
- Faruk ÖZTÜRK, “II. Meşrutiyet Döneminde Ahlâk Öğretimi ve Baha Tevfik’in ‘Yeni Ahlâk’ı”, - Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002, Ankara
- Yrd. Doç. Dr Cemal GÜZEL, “Türkiye’de Maddecilik ve Maddecilik Karşıtı Görüşler”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi,
- Selçuk Çıkla, “Baha Tevfik'in Edebiyatçılığı, Tesirleri ve Sıra Dışı Edebî Görüşleri Muhalif, Asi -ve Sıra Dışı-I,II”, Tarih ve Toplum dergisi, Sayı 234-235
- Jean Meslier, Sağduyu, Kaynak Yayınları, 5. Basım, 1995
- Abdullah Rıza ERGÜVEN, Evren Bilim ve Tanrı Kavramı, Gerçek sanat yayınları,1989
Abdullah Rıza Ergüven, "Tanrıları Nasıl Yarattık-Tanrıların Ölümü", Berfin yayınları, Ekim 2001



Düşünbil 2008 Yaz Sayısı

19 Mart 2007 Pazartesi

BİLİNCİN DOĞAYLA BÜTÜNLEŞMESİ: Ahmettin Carlak (Ahmet Bedevi)

Yazan: Olcay Yılmaz

Ahmettin Carlak veya öteki adıyla Ahmet Bedevi kimdir?
Nüfus kaydındaki adıyla Ahmettin Carlak, 1899 yılında Bağdat'ın Samarra kentinde dünyaya geldi. Kerkük kökenli bir Türkmen'dir kendisi. Carlak, Kurtuluş Savaşı'ndan önce askerlik görevini er olarak yaptı. Ardından Milli Mücadele'ye katıldı. 4,5 yıl orduda büyük yararlılık gösterdi. Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası aldı. 1924'de Manisa'ya geldi, kenti ağaçlandırmaya başladı. Yoksul ve yalnız bir yaşam geçirdi. Kendisi de yoksul olduğu halde Belediye'den aldığı aylığı yoksullara yiyecek ve giyecek almak için harcayacak denli yardımseverdi. Belediyede aşçı ve bahçıvan yamağı olarak çalıştı. Daha sonra siyah şortla gezip sakal bıraktı. Spil Topkale'de yaşamaya başladı. 5 dakikada Manisa'ya inmesiyle ünlendi. Manisa Dağcılık Kulübü üyeleri ile Ağrı, Cilo, Demirkazık, Kızıltepe, Munzur, Erciyes, Bolkarlar, Toroslar ve Antalya Beydağı'na tırmandı. Yaz, kış şortla ve lastik pabuçlarla dolaştı. Yalnızca üzerine eski gazete sererek kullandığı ahşap bir sedirin bulunduğu Spil Dağı'ndaki küçük kulübesinde yorgansız, yataksız ve yastıksız uyudu. Tek malvarlığı bunlardır. Yaşamında fazla harcaması olmadığından paraya gereksinim duymaz, kazancını yoksullar için harcadı.
Ahmettin Carlak kendini şöyle tanımlıyor:
“Yaşayışım gayet basittir. Yaz, kış, Topkale' deki kulübemde ve mağaramda yaşarım. Evim meyve ağaçlarıyla, çiçeklerle çevrilmiş cennet gibidir. Yazın yaş, kışın kuru meyveler yerim. Günde üç kez, buz gibi suyla yıkanırım. Vücudumu korumak için, kendi yaptığım bitkisel yağı sürünürüm. Eski ve yeni yazıyı bilirim. Türk müziğine hayranım. Sinemanın tutkunuyum. Zaten dertle, gamı bunlarla unutuyorum. Gazete ve dergi elimden düşmez, hepsini alıp okurum” der ve ekler:
“Üzüntü, dağın üzerine gelip duran buluta benzer. Çok durunca yağmur olur, kar olur, yerleşir kalır. Başında üzüntüyü çok durdurmaya gelmez. Bulutu daha bulut halindeyken kovmak gerekir.”
Ahmettin Carlak gerçekten de kimdir? İnsanlığın neresinde durmaktadır o? O'nu gerçekten anlamış mıyızdır?
Manisa Spil Dağı'nda doğayla bütünleşen bir bilinç: Ahmettin Carlak.
Soyundu, “deli” dediler; dinin gereklerini yerine getirmediği için “dinsiz” dediler; sakal bıraktı diye -dalga geçip- “hacı” dediler; dağda yaşamaya başladı -yine dalga geçip- “Tarzan” dediler. Neden kimse Ahmettin Carlak'ı anlayamadı?
Ahmettin Carlak bir insandı; insan olmanın niteliğine, insan olmanın gereklerini yerine getirerek erişti. Onun için mülkiyet edinme, kıskançlık, çekememezlik, rekabet, para, ev, vb. hiçbir anlam taşımıyordu. Herkes harıl harıl para, ün, mevkii, arsa, çocuk, kadın/erkek arkasında koşarken; o, doğayla bütünleşip, insanoğlunun düştüğü bu acizlik ve çaresizlik karşısında bir bakıma kendini, yığınlara karşı soyutlamaya çalıştı. Ağaç dikmenin, dağda yaşamanın, doğaya bütünleşmenin altında yatan nedenlerini, yeryuvarlağında bilinçsiz yaşayanlar hiçbir süre çözemeyecektir. Çünkü bu sorun bilinç sorunudur ve çok az insan bu yetiye iyedir.
Bilinç iyesi (sahibi) olmak ne demektir? Bilinç nedir?
Bilinç, kendi kendine karar verebilme yeteneğinin yanında; düşünme yeteneği gelişmiş, doğruyu yanıştan ayırabilen, bu doğruları özümseyen ve bu doğruları yaşayabilen bireydir. Birey kimdir? Birey toplumsal çıkarlar için yaşayan bilinç iyesi kişidir. Toplum ve doğa dışında doğru aramayan; bireyciliği, çıkarcılığı, köşe dönmeyi, başkalarının mutsuzluğundan haz almayı kafasında geçirmeyen; eşitliği, paylaşımı dürüstlüğü tüm topluma yaymaya çalışan kişi, bilinç iyesi olan bireyin kendisidir. Çıkar peşinde koşan, her türlü çıkar araçlarını elde etmeye çalışan, hazları için bir araya gelen, birbirlerini sevmeyen, birbirlerini çekemeyen, birbirlerini ezmeye çalışan bir topluluğun bilinç iyesi olması olanaksızdır. Bilinç iyesi olanlar, bu çıkar araçlarına değil; topluma, doğaya, sevgiye, yönelir. Bu birey, bilinç iyesi olmayanlardan olabildiğince uzaklaşmaya çalışır. Çünkü bilinç iyesi olanlar acı çeker, okur, düşünür, görür, işitir, duyar, kavrar ve algılar. Oysa çıkar peşinde koşanlarda bu özellikler yok denecek denli azdır. Ahmettin Carlak'ın ulaştığı bu bilinçsel yetiyi bu kapsamda değerlendirmek gerekir.
Ahmettin Carlak Manisa'ya geldiğinde Kurtuluş Savaşı henüz bitmişti. O, Mustafa Kemal'in bir askeriydi ve Kurtuluş Savaşı'nda birlikte savaşmışlardı. Manisa kurtulmuştu, ancak dörtte üçü kül olmuştu. Manisa, çıplak bir kente bürünmüştü. Ahmettin Carlak bu çıplaklığı görünce, Manisa'da kalmaya ve Manisa'yı yeniden yeşillendirmeye karar verir. İlk başlarda Ahmettin Carlak'ın sokaklarda yattığını ve henüz kimsenin açığa vurmadığı bir nedenden ötürü, dağda kalmaya karar verdiği anlaşılıyor. Neden, Ahmettin Carlak herkes gibi bir eş, bir çocuk, bir ev iyesi (sahibi) olmak istemedi? O'nu doğaya iten neydi? Bu soruların yanıtını vermeye çalışalım.
4 Şubat 2008 günü İzmir'den sabah 07:00 treniyle Manisa'ya yola çıktım. Ahmettin Carlak'ın gezdiği sokakları, diktiği ağaçları görmek ve oradakilerle Ahmettin Carlak üzerine konuşmak istedim. Saat 08:30 da Manisa Garı'ndaydım. Havada öyle bir sis vardı ki; göz gözü görmüyordu. Üzerimde kat kat giysiler olduğu halde üşümeye başladım. Hava çok soğuktu ve hava kirliliği de üstüne üstlük insanın nefes almasını güçleştiriyordu.
Manisa'nın merkezine doğru ilerlemeye başladım. İlk önce ilgili kişilere gidip Ahmettin Carlak ile ilgili bilgi almak istedim. Sonra biri ile konuştum: Ahmettin Carlak ile ilgili ellerinde bilgi olmadığını söyledi ve konuyu değiştirerek başka olaylar anlatmaya başladı. Kendisinin İngiltere'de İşletme okuduğunu ve doktorasını 9 Eylül Üniversitesi'nde yaptığını söyledi. Birçok şey anlattıktan sonra şöyle dedi: Manisa'da “Ağlayan Kaya” diye bir yer var. Bu Ağlayan Kaya yalnızca Cuma günleri ağlar. Sonra birileri Ağlayan Kaya'nın kenarlarına evler yapınca su kaynağı kurudu. Gelen turistler “hani bu kaya ağlıyordu, bir damla bile su gelmiyor” dediler. Ben de: buraya evler yapıldığından su kaynağının kuruduğunu ve bu nedenden dolayı ağlayan kayanın -Cuma günü- ağlamadığını söyledim.”
Yalnızca Cuma günü akan bir su! Ne hikmet, ne hikmet… Bu denli gericiliğin, bu denli bilisizliğin, bu denli bilinçsizliğin olduğu bir kafa, nasıl Ahmettin Carlak'ı anlayabilir ki. İngiltere'de okumuş, İngilizceyi ana dili gibi konuşan, doktorasını yapmış ve aynı sürede rehber olan birinin bu denli bilisizliğin içerisinde olması, bize, bilinçli insanın -yaşadığı sürede- neler çektiğini anlatmaktadır.
Manisa'nın o soğuk kışında -yıllarca- bir şortla gezmek, geceleri dağda bir kulübede bu biçimde uyumak, bilisizler/bilinçsizler için bir delilik olabilir; ancak bu davranış insan için onurlu bir davranıştır. Hem de en onurlusu insanın.
Birçok kişi anlayamamıştı Ahmettin Carlak'ı. Manisalı Yaşar Aksoy, Ahmettin Carlak'ı anlamaya çalışmış ve bunun için Emre Kongar'ın bir yazısına atıfta bulunmuştur.
Yaşar Aksoy'un kaleminden. 28.02.1988
“… ÖLÜMÜ AŞMAK”
[Ahmettin Carlak çıplak gezmenin, yalnız yaşamanın dışında niçin mükemmele yakın bir insandı?.. İyiliği, dürüstlüğü, insancıllığı, demokratlığı, vatanseverliği, mertliği nerden kaynaklanıyordu?.. Sevgili okuyucularım bunun da yanıtını Emre Kongar'ın bir kitabında buldum.
Prof. Dr. Emre Kongar “Bilim ve Yaşam” isimli bir yazısının girişinde şu görüşlere yer verir:
“İnsanın en önemli özelliği ölümlülüğüdür. Bu özelliğini pekiştiren bir başka niteliği ise “birikim sağlama yeteneği'dir.
Birikim sağlama yeteneği ölümlülüğü pekiştirir. Çünkü ölümlülük bilincine varan insan için tek çıkış noktasını birikim sağlama oluşturur.
“İnsanlığa yarar sağlamak” aslında ölümlülüğü aşmanın bir yoludur. Ortak birikime katkı zamanın sonsuzluğu için de, yaşam süresi “hiç” olan bir insanın “avuntusudur”. Üstelik çok da geçerli olmayan bir teselli: Kendi yaşam süresinin “hiçliğini” algılayan insan bunu, “insanoğlunun ortak mirası ile bütünleşerek” uzatmaya çalışır. Oysa dünyanın ömrü ya da güneş sistemimizin ömrü nedir ki, zamanın sonsuzluğa bölerseniz bölün, sonuç değişmez: Sıfır.
Demek ki, insan göreli bir hiçlik olan kendi ömrünü aşmak için, gülünç bir biçimde başka bir göreli hiçliğe, insanoğlunun ortak tarihine sığınıyor.”
Ahmettin Carlak üzerine düşüncelerime Sayın Emre Kongar'ın görüşleri yol gösterdi.
Eğer Ahmettin Carlak'ın başlı başına bir bağımsız olaya olarak düşünürsek, Ahmettin Carlak'ın ölümlülüğü aşmak için “insanlığa yarar yağlama” yolunu seçtiğini saptarız. Bu da onu çağdaş kafalı, bayağı ilerici bir insan yapar. Ahmettin Carlak'ın evliya, ermiş, derviş gibi imajlarını siler. Onu çağdaş dünyamıza taşıyacağımız bir simge yapar.]
Yaşar Aksoy anlamak istemiştir Ahmettin Carlak'ı. Ancak onu yalnızca bilinçli insan anlayabilir ve bilinç de doğuştan doğa tarafından insanda oluşturulur.
Konuya böyle yaklaşmak yeterli değildir kuşkusuz. Eğer yeterli olsaydı bugün herkes Ahmettin Carlak olurdu.
Ben on üç yaşında Erzurum'dan İzmir'e geldiğimde İzmir bana çok itici gelmişti ve halen de İzmir gibi bütün kentler itici gelmektedir. Aslında itici gelen insana benzeyen canlıların kendisidir. Çok kez aklımdan dağda yaşamayı geçirmişimdir. Lisedeki arkadaşlara “dağda bir evim olsaydı da orada yaşaydım” dediğimde bana “sen deli misin?” derlerdi. Oysa ben doğada yaşamak istiyordum.
Oysa o arkadaşlar okudular ve üniversiteyi bitirip para, ev, araba peşine düştüler.
Yığınlar, insan olmak ve mutlu bir toplumda yaşamak gibi düşünceye iye olmazlar. Ne doğa, ne de toplum umurundadır yığınların; tek amaçları bireyci yarar ve çıkarlarını tatmin etmektir.
Ahmettin Carlak her yönüyle insan olmak için çabaladı. Bir şortundan ve istiklal madalyasından başka bir şeyi yoktu. Anlatılan anılara bakılırsa Ahmettin Carlak'ın hiçbir süre varsıl olmak gibi bir düşüncesizliği us'undan geçirmediğini, tam karşıtı aldığı maaşı yoksullara gizlice dağıttığı söylenir.
Şöyle derler:
“Makam ve mevkii sahibi olmayı ve ihtiyacından çok para elde etmeyi aklından bile geçirmezdi. Hayatını Manisa'ya ve Manisalılara hizmet etmeye adamıştı.”
Abdulkadir Taylan'ın anlatımını dinleyelim:
Vali Enver Saatçigil bir gün Ahmettin Carlak'a ne kadar maaş aldığını sormuş. Ahmettin Carlak'ın söylediği miktarı az bulmuş olacak ki:
Maaşına biraz zam yapalım, demiş.
Ahmettin Carlak kendisine verilen aylığın yeterli olduğunu söyleyerek maaşına zam yapılmamasını istemiş.
Bu söz çevrede duyuldu. Dağcılık Kulübünde otururken Ahmettin Carlak'a:
“Valinin teklif ettiği zammı kabul edecektin. Madem kendin için istemedin bari Kulübümüze bağış olarak verseydin” deyince bana:
Ben size (Kulübe) aidatımı kuruşu kuruşuna, zamanında ödüyorum. Devletin zararını istemem.
Abdulkadir Taylan anlatımına devam ediyor:
“Vali Niyazi Araz, Ahmettin Carlak'ın hastalandığı sıralarda O'nun için şehrin içinde bir kulübe ya da küçük bir ev yapılmasını tasarlamıştı.
Ahmettin Carlak de yanımızda olduğu halde Vali Bey ve birlikteliğindekilere Fatih Parkı'nın içindeki yazlık sinemanın bitişiğine mütevazi bir ev yapılmasına karar verildi.
Kalabalık dağıldıktan sonra Ahmettin Carlak yanıma geldi.
Taylan, senin, Vali Bey'le aran iyi, ben söylemeye utandım, gösterilen yerde ev yapılmasın. Ben güneşin doğuşunu çamların ağaçların arasında seyredecek bir yer istiyorum, dedi. Ağaca evladı gibi bakan ve bir şehrin ağaçlandırılmasına ömrünü veren bir insan ağaçtan ayrılabilir miydi?”
Bu satırları okuyunca Atatürk'ün manevi kızı olan Ülkü Adatepe'nin 6 Ocak 2008 tarihinde Posta Gazetesine verdiği şu yanıtlar aklıma geliyor:
Posta Gazetesi muhabiri soruyor:
“ 5 milyar size yetmiyor mu?
Benim ona göre yaşantım var. Atatürk'ün kızı olarak ona göre görüneceksiniz. Ben tutup da iki oda bir yerde oturamam ki. Biz ancak geçinen bir aileyiz. Oraya buraya gidiyorum bir araba istedik, o arabayı çok gördüler. Bugün bir Atatürk'ün kızı olarak benim altıma devletin bir araba ve bir şoför vermesi lazım. Bence bu normal bir istek. Ben anormal bir şey itemedim yani. Kaç yaşıma gelmişim, bir arabayı vermemek ne kötü bir şey. Bugün hastalansam benim bir sigortam bile yok. Hastanelerimizin durumunu biliyorsunuz?
(…)
Kaç yaşındasınız?
75
60 görünüyorsunuz. Bunun sırrı ne?
…kendimi üzmemeye çalışıyorum. “Bu niye böyle oldu, niye öyle oldu” diye hiç uzatmam, keserim.”
Cumhuriyet'in bir felsefesi vardı: “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi” olacaktı. Oysa Atatürk'ün en yakınında biri olarak manevi kızı dahi bu felsefeyi anlayamamış ve özümseyememiştir. Herhalde Ülkü Adatepe Atatürk'ü bir padişah veya bir ağa veya bir şeyh gibi görmekte ve kendisine de bundan pay çıkarmaya çalışmaktadır. Bir arabayla, lüks bir evle kendine kişilik aramak ne yazık ki, Cumhuriyetin felsefesine aykırıdır. Birileri aç susuz yatarken; birilerinin mülk, araba, ün peşinde koşması ne acı…
Görmemek, işitmemek, duymamak, algılamamak Türkiye'de yaşayanların bir amacı olmamalı. Amaç; üretmek, paylaşmak ve daha da ileri giderek eşitliği sağlamlatır. Oysa Cumhuriyetin felsefesini anlamayanlar kendilerini bundan soyutlamak istemekte ve kendilerine başka bakılması telaşına düşmektedirler.
Ahmettin Carlak cumhuriyetin felsefesini anlamayan ve özümsenmeyenlere yaşadığı sürede çok iyi dersler vermiştir:
Bir gün Manisa'ya Amerikan Kız Koleji öğrencileri gelir. Öğrenciler Tarzan'la tanışmak isterler. Çevredekiler Ahmettin Carlak'ı bulur ve öğrencilerle tanışmasını sağlarlar.
Kendisini bekleyen öğrencilere:
“Hoş geldiniz gandaşlar”, deyince kızlar gülüşmeye başlarlar. Onu hafife alır, küçümser gibi tavır takınırlar; ama Ahmettin Carlak bu yapılanlara pek de aldırmaz. Kızlara kendilerini tanıtmalarını söyler. Öğrenciler, Amerikan Kız Koleji'nde okuduklarını ve okudukları sınıflardan söz ederler. Ahmettin Carlak yeniden bir soru sorar:
Okulunuzu bitirince ne yapmak istiyorsunuz?
Öğrenciler Amerika'da ihtisas yapacaklarını, doktor, profesör olacaklarını, üst mevkilerde görev yapacaklarını söylerler. Hep yüksekten atarak kendilerini bilgili ve büyük görme hevesi içerisine girerler.
Ahmettin Carlak onlara unutamayacakları bir yanıt verir ve şöyle der:
Sizleri dinledim. Gördüm ki hiç biriniz memleket meselelerini ele almadınız. Ben sizlerden söyle diyeceğinizi umuyordum. “Bu okulu bitirip daha iyi bir tahsili de tamamladıktan sonra, memleketin dört tarafına dağılarak, en ücra memleket köşelerinde, birer aydın kişi olarak görev yapmak istiyoruz. Geri kalmış yöreler bizleri bekliyor” demeliydiniz. Böyle konuşmadığınız için üzüldüm ve söylediklerinizi doğru bulmadım. Atatürk'ün sayesinde kadın-erkek eşitliğine sahip olan sizlerden bunu beklemiyordum. O Amerika'da yapacağınız ihtisastan sonra gelince Türk gencini beğenmeyip bir yabancı gibi evlenme ihtimaliniz var, deyip oradan ayrılır. (Enver Gediz'in anlatımından)
Ahmettin Carlak toplum için, Türkiye için soyundu. O da Atatürk gibi yalnızdı. Sonuna dek yaşam amacından sapmadı. Doğayla bütünleşerek sevgisini doruğuna çıkardı. Belki çok ama çok acı çekti; soğuk kış gününde bir tahta ranzanın üstünde bir şortla yıllarca yattı. O hiçbir süre bundan şikâyet etmedi, edemezdi de. O, acı duydu; insansızlığın, üretimsizliğin, paylaşımsızlığın, eşitsizliğin acısını, bir ağaç gibi hür bir orman gibi kardeşçesine var olan doğayla paylaştı.
Yığınların çoğunluğu ev, araba, mülk, ün, mevkii peşinde koşmaktaydı. Birileri biriktirdikçe Ahmettin Carlak ve doğa ve Türkiye yok olmaktaydı. Türkiye'de ev, araba, mevkii, ün, kadın/erkek peşinde koşmayanlar basit insan olarak görülür. Örneğin mevkii/ün peşinde koşmayan, malı/mülkü olmayan bir parti liderine kimse oy vermez. Çünkü o parti liderinin “kendisine bile faydası olmadığı”nı ve böylece “halka nasıl fayda sağlayacağı”nı düşlerler. Çıkarcılar kendi gibilerini seçer ve başlarında kendileri gibi olanları görmek isterler. Bu ister bir padişah, ister parti lideri olsun hiç fark etmez.
İnsan olmanın erdemlerini anlamayanlar, Ahmettin Carlak'ı ve yaptıklarını basit biri olarak göreceklerdir. Oysa kendileri aciz, çaresiz, zavallı ve yalnızdırlar. Ahmettin Carlak ise doğa ile birlikte çoğalmakta yüceleşmektedir.
Manisa Dağcılık Kulübü Kurucularından Haydar Aksakal anlatıyor:
"Tarzan'la birlikte Konya'ya gitmiştik. Orada Mevlana Müzesi'ni gezmeye karar verdik. Tarzan, kenti her zamanki gibi şortuyla geziyordu ve müzeye geldiğimizde kapıdaki görevli, onu bu kılığıyla içeri alamayacağını söyledi. İçeri girmek için direnmemiz işe yaramadı. Ancak daha sonra Tarzan, görevliye kapıdaki tabelayı gösterdi. Tabelada Mevlana'nın o meşhur sözü, "Ne olursan ol gel" yazıyordu. Bunun üzerine görevli çok mahcup oldu; özür dileyerek bizi içeri kendisi davet etti.”
Mevlana müzesi önündeki görevli dahi “Ne olursan ol, yine gel” sözünü; paran, araban, mevkiin, ünün var ise gel anlamında algılamış olacak ki, Ahmettin Carlak'ı kapıdan içeri sokmak istememiştir ki; Mevlana'da bu sözü bu anlamda söylemiştir. Çünkü kendisi de ün, mevki, tarikat iyesi birisidir.
Ahmettin Carlak yeni bir canlı türüdür. Ötekilerinin Ahmettin Carlak'ı anlaması olanaksızdır. Bu olanaksızlığın sonucunu yaşadığımız süre diliminde görebilmekteyiz. Bu yazıyı yazdığım sıralarda Manisa ile ilgili bir haber yayınlandı:
“Yoğun kirlilik hastanelik etti
Manisa'da yoğun bir şekilde yaşanan hava kirliliği çocukları ve yaşlıları büyük ölçüde etkilemeye başladı. Hava kirliğinden etkilenen çocuklar Uluslararası Moris Şinasi Çocuk Hastanesi'ne akın etmeye başladı. Üst solumun yolları enfeksiyonuyla başlayan ağır griplere dek varan teşhislerle hastane ortamında tedavi altına alınabilen çocuklar ve yakınları için yataklar açılmaya başlandı. Yataklarda ikişer hatta üçer hasta yatırılması yöntemine gidildi. Bazı çocuk hastalarda ayakta oksijen desteği ile tedavi edilmeye çalışılıyor. Özellikle üst solunum yolları şikayetinden hastaneye getirilen onlarca çocuk hastane yönetiminin poliklinik saatlerini gece yarısı 24:00'e kadar uzatmasına neden oldu. (Ahmet ÜNSAL / MANİSA 08.02.2008)”
Yaşadığı sürede Ahmettin Carlak çok ilgi görmüştü; ancak bu ilgi ona karşı değil, var olan ün'üne karşıydı. Eğer ki Ahmettin Carlak düşüncelerinden dolayı ilgi görseydi -ki Türkiye onu tanıyordu- bugün ne hava kirliliği, ne sağlıksız çocuklar ne de sağlıksız topluluklar olurdu.
Türkiye İstatistik Kurumuna göre Türkiye'de trafiğe çıkan araç sayısı 12 milyonu aşmış bulunmaktadır ve bu her yıl ortalama 800 bin adet artmaktadır. Neredeyse herkese bir araç düşmektedir. Peki, sosyal devlet anlayışı nerede? Nerede o sosyal devletin toplu taşım araçları? Aslına bakılırsa kimsenin böyle bir niyeti/amacı yok. Kimsenin toplum sevgisi, toplum özlemi olmadığı gibi, herkes birbiriyle rekabet, yarış halinde didişmekte ve hangimiz daha üstün, hangimiz daha varsıl kavgasına girilmiştir ki; araç sayısına bakarsak bu durum Türkiye'de bir kanser gibi yayılmaktadır. Herkes mülk, araba arkasında koşarak kendi aşağılılığını örtmeye çalışırken, ülkemiz de her geçen gün yok olmaktadır.
Geçen aylarda -hala da devam etmekte olan- Türkiye'nin değişik kentlerinde Otomobiller yakıldı. Haber şöyle:
“Lüks otomobilini alevler içerisinde gören araç sahipleri, çılgına döndü. Sinir krizleri geçiren otomobilin ismi öğrenilemeyen sahibi kadın, saldırganlara lanetler yağdırdı. Bir o yana bir bu yana giden, ne yapacağını bilemeyen kadını çevredeki vatandaşlar su içirerek sakinleştirmeye çalıştı. Aracın sahibi kadın, otomobilinin yakıldığını ancak, failleri görmediğini söyledi.”
Otomobili yananlardan biri şöyle diyordu:
"Aracım kullanılamaz hale geldi. Motor kısmında büyük hasar var. Bu arabalar milli servet. Bu arabalara yazık. Arabaları kundaklayanların yaptığı iş tam bir sorumsuzluk."
Milli servet denen otomobillerin %50 si dışarıdan gelmektedir bize. Bu nasıl bir milli servet ki benzini dışarıdan, motoru dışarıdan, yedek parçaları dışarıdan gelmektedir. Peki, milli servet ise bu denli benzini neden kişisel hazlarınız, kişisel çıkarlarınız için harcamaktasınız. Eğer milli servetin yok olmasından üzülüyorsanız neden toplu taşım araçlarını kullanmıyorsunuz. Neden bu denli benzin harcayarak ülkemizi ve yeryuvarlağını kirletmektesiniz? Neden üretime bir katkınız yok, neden eşit paylaşımdan yana değilsiniz? Bu soruların yanıtını vermeniz gerekir önce. Kuşkusuz araç yakmak acizliğin ve alçaklığın bir göstergesidir; ancak kişisel çıkar ve hazları için ülkenin servetini harcamak ve yeryuvarlağını kirletmek daha da büyük acizlik ve çaresizliktir.
Sivas Madımak'ta insanlarımız yanarken hiç de milli servetimiz yanıyor demediniz. “Dinsizler”, “kâfirler”, “Allahsızlar” diye alkış tutunuz. Oysa şimdi bir otomobil yandı mı milli servet oluyor hemencecik. Bu ülkede kendi çıkarları için yaşayanlar bir gün bu ülkenin bölünmesine, yıkılmasına da seyirci kalacaklardır. Otomobiline, mülklerine, çocuklarına “benim” diyenler ve topluma, ülkeye “benim değil” diyenler bu ülkenin yıkılmasına da, kirlenmesine de izleyici kalacaklardır.
Her yıl Türkiye'de 500 bin trafik kazası olmakta bu kazalarda ortalama 5 bin kişi ölmekte, ortalama 100 bin kişi yaralanmakta ve böylelikle milli servetimiz olan değerler yok olmaktadır. Bu anarşi bu terörü kim yaratmaktadır. Bütün bunların sorumlusu kimlerdir?
Kendine, topluma ve doğaya duyarlı birinin; kuşkusuz insana sonsuz bir sevgi beslediği açıktır. Ahmettin Carlak her ne denli çevresinde böyle bir insan göremediğinden yalnız ve mutsuz olsa da, o, görevini yerine getirmesini bilmiş bir insandır. Şöyle söylerler Ahmettin Carlak için:
“Aldığı üç beş kuruşluk aylığı, yazın Spil dağı'nın doruklarına gelen göçebe Yörük ailelerinin kızlarına şeker ve boncuk armağan ederek harcardı.”
Dağ gezilerinde gençler soğuktan, çayırlarlarından çıkmaya üşenirken, O, erkenden kalkar, soğuk kar sularıyla yıkanırmış. Saç ve sakalını güzelce tarar, kokular sürünürmüş.
Bir gün bir başka Tarzan yaratmak istemişler. Ahmettin Carlak'a rakip olsun diye Manisa'da “Yeşil Ahmet” adıyla tanınan bir adam varmış. O da Ahmettin Carlak gibi kimsesizmiş. Burnuyla çok güzel kaval çalarmış. Yeşil Ahmet'i Ahmettin Carlak gibi giyindirmişler ve onu dağa götürmüşler. Adam cağız dayanamamış ve geri dönmüş. Ne yapmak istemişler bilinmez ama Ahmettin Carlak'ı anlamadıkları ve onunla dalga geçtikleri ortadadır. Bu işin bilinç işi olduğunu sezememişler, çünkü kendilerinin de bilinçsiz ve duyarsız oldukları kuşku götürmez.
Ahmettin Carlak “dünyanın en varsılıyım” dermiş. Kişisel ihtiyaçlarını en aza indiren Ahmettin Carlak'ı şöyle dediği söylenir:
Onassis, Dünya Ticaret Filosu'nun üçte ikisine sahip, geri kalanını da ele geçirmeye çalışıyor. Milyonlarca liraya ihtiyacı var, parası var, fakir zavallı. Sen, benim gibi ihtiyacından fazla para kazanan bir insan göstersene!”
İşte dünyanın, insanlığın mutluluğu burada yatmaktadır. Ahmettin Carlak hiçbir süre yalnız olmadı; çünkü kendi kendine yeten, doğayla çoğalan, sevgiyle ölümsüzleşen biriydi. Onun sığındığı doğa ona her şeyi veriyordu. Oysa mülk, araba, ün, mevkii arkasında koşanlar ne denli yalnız, ne denli çaresiz ne denli yoksullar!
Ahmettin Carlak sorar bir gün birine… Emin Değirmencioğlu'dan dinleyelim:
“Manisa'dan bir dağ gezisi için ayrılmıştık. Ankara'da Dağcılık federasyonu'na uğramıştık. Federasyon başkanı Asım Kurt'la orman ve yeşil alanların çoğaltılması ve korunması konusunda söyleşimiz sürerken Ahmettin Carlak, Federasyon Başkanına dönerek:
Başkan bey, sizin burada hiç ağaç seven bir adam yok mu? Koskoca Başkent böyle ağaçsız olur mu? Diye sormuştu. Asım bey de:
Gel seni Ankara Belediyesine alalım, biraz da burada emeğin geçsin, deyince Ahmettin Carlak:
Benim, Manisa'da binlerce evladım var, onlardan asla ayrılamam. Ancak evlatlarımdan beni ölüm ayırır, dedi.
Ahmettin Carlak'ın “evlatlarım” dediği, kendisinin dikip yetiştirdiği ve koruduğu ağaçlarıydı.”
Herkes başkasında kurtuluşu aramak istiyor. Neden? Bir kurtarıcı gelsin de bizi kurtarsın! Bu denli aşağılanmanın, bu denli acizliğin ortasında bir Ahmettin Carlak!
O, fotoğraf çekilirken objektife değil dağlara bakardı. Özlemi, sevinci o dağlardı. Oysa dağlara bakan Ahmettin Carlak'ı kimse görememiş ve o'nu bir film karakteri olan Tarzan'la örtüşmeye çalışmışlardır. “Olsa olsa o bir Film karakteri olabilir” demişler ve Ahmettin Carlak’ı değil, ün'e kavuşan Tarzan'ı görmüşlerdir. Nasıl Atatürk'e, Fransızların Napolyon'u denilmeyecekse; Ahmettin Carlak'a da Tarzan denilmemelidir. Bu, Ahmettin Carlak'ı yok etmek, görmemek, işitmemek demektir.
Ahmettin Carlak yeterince felsefi bilgiye olanaksızlıklardan ötürü- erişemediği ve bilincini doruğuna çıkaramadığı görülmektedir. Bir filozof olan Diogenes (İ.Ö. 412 - 323) ve öğretmeni Antisthenes günümüzden yaklaşık 2400 yıl önce Ahmettin Carlak gibi yaşamaktaydı. Hemen hemen bütün özellikleri birbirine benzeyen bu üç insan, -aralarında 2400 yıl da olsa- insan olmanın erdemine ermiş ve doğayla özdeşleşmek koşuluyla insan onurunu en yücesine taşımaya çalışmışlardır. Diogenes ve Antisthenes kimdir?
Fıçı içinde yaşayan Diogenes (İ.Ö. 412-323), Kinik düşünürlerin en ünlüsüdür. Sokrates'in öğrencisi Atina'lı Antisthenes, bir hayli yaşlandığı sırada, bütün dünya zevklerine ve özentili felsefelere sırt çevirmişti. Soylular arasında ve zevkli bir ömür sürerek yaşlandığı halde birdenbire doğaya dönmüş, doğaya uygun yaşamayı yeğlemişti. Köleler gibi giyiniyor ve zevk almaktansa ölmeyi yeğlerim diyordu. Öğretmeninden öğrendiği erdem anlayışını herkesin anlayabileceği bir dille anlatmaya başlamıştı. Her türlü mal ve mülk edinmeye, kölelik ve aile kurumlarına, din inançlarına karşı çıkıyor ve çevresindekilere iyilik öğütleri veriyordu. Tutuklanmış bir kalpazanın oğlu olan Sinop'lu bir genç, Diogenes, ona yanaştığı zaman kendisinden hiç hoşlanmamış ve sopayla döverek onu kovmuştu. Diogenes direndi ve Antisthenes'in mesihvari sözlerine uyarak her şeyden el etek çekip bir köpek gibi yaşamaya başladı. Öğretiye köpeksi adı verilmişse herhalde Diogenes yüzündendir. Ölüleri gömmek için kullanılan toprak bir kap içinde yaşıyor ve felsefesini eylemiyle geliştiriyordu. Diogenes, Antisthenes'in aklından bile geçirmediği bir biçimde bütün geleneği yadsıyarak her türlü ruhsal ve bedensel isteklere sırt çevirmiş, kendisini doğanın içinde doğal bir varlık gibi özgür kılmıştı. Gerçek erdeme böylesine bir özgürlükle varılabileceği kanısındaydı. Antisthenes'in erdem öğütlerinden çok Diogenes'in bu eylemsel felsefesi halk arasında tutunmuş ve Krates, Kseniades, Oneskrites vb. gibi köpeksi düşünürler yetişmiştir.
İşte, bilinç, milyonda bir de olsa insanoğlunda oluşabiliyor! Diogenes, Antisthenes ve Ahmettin Carlak'ın ortak özelliği bilinçtir, erdemdir. Diogenes'e “elinde bir fenerle ne yaptığını” soranlara "dürüst bir adam aradığını" söyler. Dürüst insanın olduğu yerde bireyler toplumla ve doğayla iç içe mutlu ve gönenç bir biçimde yaşar; Ahmettin Carlak gibi güç doğa koşullarına karşı tekleşmez.
Yıllarca soğukta, karda/kışta bir şortla tahta bir yatağın üzerinde yattı ve bu yaşam onun kalbini büyütmüştü. Kalbin büyümesi kalp yetmezliğine neden olmuştu. Ancak o hastaneye yattıktan kısa bir süre sonra -“ben arık iyileştim, beni çıkarın. Milletin parası boşa gitmesin” dedikten sonra” yeniden dağdaki kulübesine geri döner. Ancak yeniden fenalaşır ve Ege Üniversitesi Hastane'sine kaldırılır. Hastanede: “ Manisa'yı özledim. Başımı alıp Yörüklere gideceğim, orada kaybolur giderim, kimse hasta süründüğümü, öldüğümü görmez” der.
Öleceğini anlar ve şöyle der: “Dayı artık pil bitti!” 31 Mayıs 1963 günü yaşama ve doğaya veda edip, o çok sevdiği doğaya karıştı ve çiçek ve ağaç ve de bir bitki oldu Ahmettin Carlak. Manisalılar cenazesine akın etti; ancak kimse bu büyük olayı, Ahmettin Carlak'ı anlamadan toprağa verdiler. Ahmettin Carlak toprağa, yığınların çoğunluğu yine para, mülk, ün, mevkii peşine düştüler. Manisa'da bugün çok sayıda Ahmettin Carlak heykeli vardır; ancak bir tane Ahmettin Carlak yoktur. Çünkü herkes deli/dürüst insan değil varsıl olup sömürme peşindedir.

KAYNAKLAR
Bedriye AKSAKAL, 1993, Yeşilin Atası Manisa Tarzanı, Manisa, Emek Matbaacılık.
Hakkı AVAN, 2001, “Manisa Tarzanı" Manisa Turizm Derneği Yayını, 1986
http://akademi.ku.edu.tr/
http://tr.wikipedia.org
http://www.agaclar.net/index.php?id=2108
http://www.sabah.com.tr/2007/01/08/yaz1576-30-118.html
Http://www.tuik.gov.tr/